7 Eylül 2010 Salı

6 - 7 Eylül Belgeseli

Eylül 2005'te, 50. yılı nedeniyle açık radyo'da yayınlanan 6-7 Eylül Belgeseli acikradyo.com'da tekrar dinleilmesi ya da okunması için yayınlandı

Açık Radyo.com'dan hem dinlemek hem de okumak için TIKLAYINIZ

6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z


I. Bölüm

1. Bölümü açıkradyo.com hem dinlemek hem de okumak için bknz

6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z




Ömer Madra: 6-7 Eylül diye adlandırılan korkunç olayların 50. yıldönümünde hazırladığımız özel program dizisinin birincisinde beraberiz. Bu programın Türkiye’nin kendi tarihi ile yüzleşme sürecinin bir parçasını oluşturacağını umuyoruz. Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları bağlamında, Tarih Vakfı tarafından yeni yayımlanan bir çalışma var, Dilek Güven tarafından gerçekleştirilmiş. Biz de olayların üzerinden tam 50 yıl geçtikten sonra, bu konuda Dilek Hanım’ı da aramıza alarak bir belgesel hazırladık. Bir de konuğumuz olacak; Mihail Vasiliadis Türkiye’de 80 yıldan beri yayımlanmakta olan Apoyevmatini gazetesinin editörü. O da 6-7 Eylül olaylarının tanığı olan kişilerden biri Dilek Güven’in kitabında da kendisinin tanıklığına çokça başvuruluyor. Bir de Avi Haligua bizimle beraber, bu programı birlikte yürüteceğiz. 6-7 Eylül’le ilgili ayrıca bir de sergi var. Dilek Güven’in 2 cilt halinde yayımlanan çalışmasının birinci cildi bir doktora tezi. “Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları” adını taşıyor.

DG: Bochum Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yapılmış bir doktora tezi.

ÖM: 2. cildi de Fahri Çoker koleksiyonu diye adlandırılan emekli tümamiral Fahri Çoker’in arşiv ve fotoğraflarından, bıraktığı belgelerden oluşuyor. Bu belgeler de 6-7 Eylül üzerine ilk defa kitapla beraber yayınlanıyor.

DG: Fahri Çoker, 1955 olaylarından sonra, 1955’in sonbaharında kurulan askeri mahkemelerde hakim olarak çalışmış ve bu vesileyle eline epey fotoğraf geçmiş. Bunlar milli istihbarat tarafından çekilen fotoğraflar, bir de yabancı gazetecilerin sınır dışına çıkaramadığı, olaylar sırasında ve o gece çektiği fotoğraflardan oluşan bir arşiv. Bir de diğer belgeler var, emniyetin raporları, milli istihbarata ait belgeler, hasar tabloları gibi önemli belgeler. Ayrıca Cumhuriyet arşivinin 50 senelik bir sınırı var, belirli bir konuyla ilgili belge aradığınız zaman 50 sene beklemeniz gerekiyor ve arşiv açıldı, bir kaç telgraf dışında belge yok. O yüzden Tümamiral Fahri Çoker’in bıraktığı arşiv çok önemli, çünkü bu belgeler olayı aydınlatıyor. Kendisi, vefatından sonra Tarih Vakfı tarafından bunun kamuoyuna sunulmasını istemiş.


ÖM: Bir anlamda vasiyeti de bu şekilde yerine getirilmiş oluyor.

DG: Kendisi 2001 yılında vefat etti.

ÖM: Bu çarpıcı belge ve fotoğraflardan oluşan bir sergi de Karşı Sanat’ta Elhamra Pasajı’nda açılıyor.

DG: 6 Eylül saat 6’da açılışı olacak serginin ve burada fotoğrafların büyük bir bölümü gösterilecek. Fahri Çoker’in arşivi bazında bir sergi olacak ve 3 hafta boyu da sergilenecek.

ÖM: Böylece 50 yıl sonra kendi geçmişimizle, yeni belgeler ışığında da biraz yüzyüze gelme fırsatını da bulacağız. Burada bulunduğunuz için çok teşekkür ederiz.

DG: Ben teşekkür ederim.

ÖM: 6-7 Eylül olaylarına ilişkin Türkiye’de de yayımlanmış, hatta dünyada yayınlanmış ilk kapsamlı çalışma olarak nitelendirebiliriz herhalde kitabınızı?

DG: Evet, bu konuyla ilgili akademik çalışma yoktu, zaten beni bu konuyu seçmeye iten sebep de oydu aslında, merak. Bu iki gün içinde neler olmuş? Lise ve üniversite dönemim Almanya’da geçtiği, hatta orada büyüdüğüm için geçmişi ile çok yakından ilgilenen bir toplum içinde büyüdüm. Genelde bu konularla, özellikle bu gibi hassas konularla ilgili araştırmalar mevcut. Böyle bir araştırmanın Türkiye’de olmaması bana garip geldi ve ben de hesaplaşmadan önce, en azından bu konuyla ilgili bilgilenelim diye düşündüm. Aslında tezin ilk amacı o.

ÖM: Bu hesaplaşma kelimesi çok iddialı oluyor, öyle kolay şeyler değil, bunlar kuşaklar boyu da sürecek olan şeyler, ama yüz yüze gelmek de bunun ilk adımı olması açısından oldukça önemli geliyor. Peki bu konuya ne şekilde ilgi duyarak başladınız?

DG: Bu olayları dedemden duyuyordum, kendisi bana anlatıyordu ve dediğim gibi bu konuyla ilgili bir araştırma yoktu Türkiye’de. O aslında benim için epey itici güç oldu. Bir de Türkiye’nin azınlıklar politikası ile ilgili cumhuriyet döneminde, varlık vergisi olsun, Trakyalı olayları olsun bazı kaynaklar vardı fakat 6-7 Eylül olayları gibi gerçekten çok korkunç olaylarla ilgili bir çalışma olmaması aslında asıl sebepti.

ÖM: Yani biraz merak saikiyle başlamış oldunuz.

DG: Evet, bir de T.C.’nin bugüne kadar süren, azınlıklarla ilgili problemli yaşamı diye düşünüyorum. Ancak , geçmişte olan olaylar aydınlatılırsa veya bilgi edinebilirsek, bugünü de daha sağlıklı yaşayacağımızı düşünüyorum. Aslında en fazla iten güç oydu.


ÖM: Hatta yarını da.

DG: Tabii.

ÖM: O zaman herhalde şundan başlamamız lazım; 6-7 Eylül olayları yeni kuşak için, yeni nesiller için pek az şey ifade ediyor. Bir kere bu olaylar nedir? Üzerinden 50 yıl geçmiş benim de kendi çocukluğumdan iyi kötü hatırladığım olaylar. Genel olarak Türkiye’de şöyle bir problemimiz var; kanaatime göre yüksek oranda resmi tarihin etkisi altında kaldığımız için bilmiyoruz. İçinde yaşadığım halde, -10 yaşında filandım- doğru dürüst ilk defa bir kurgu olarak, sadece sebepleri değil, ne olduğunu dahi sizin çalışmanızla çok daha etraflıca görme fırsatım oldu. Onun için, hele yeni kuşaklar için pek bir şey ifade etmiyor, Türkler için, Rumlar için, Yahudiler için, Ermeniler için ve herkes için. Onun için olayın kendisini özetleyebilir misiniz?

DG: 6 Eylül günü saat 13:00’te devlet radyosu tarafından bir haber duyurulur: “Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı” diye. İstanbul Ekspres gazetesi, tirajı aslında çok daha düşük olan bir gazete, tarafından bu haber yayılıyor.

Avi Haligua: Yanlış hatırlamıyorsam, politik bir gazete de değildi değil mi?

DG: Hayır değildi ve hatta 2. basıma giderek öğleden sonra bu haber duyuruldu. Aynı gün İstanbul’un gayrimüslimlerinin yoğun yaşadığı yerlerde, sadece bilindiği gibi Taksim ve Beyoğlu’nda değil, Boğaz’da, Samatya’da, Yedikule’de, Adalar’da, karşı tarafta, gayrimüslim nüfusun yoğun yerlerde bazı gruplaşmalar gözlemleniyor. Aynı zamanda, özellikle Taksim ve Beyoğlu’nda öğrenci derneklerinin halka nutuğu var, hem Kıbrıs konusunda, “Kıbrıs Türk’tür” gibi sloganlarla bazı nutuklar başlıyor.


“O zaman 15 yaşındaydım ve Tahtakale’de Rızapaşa 19 numarada bir tanıdığımızın yanında çalışıyordum. O dönem dükkânların yüzde ellisi gayrimüslimlere ait idi. Saat 2’ye doğru daha Selanik’teki bomba haberi duyulmadan evvel ortalık yavaş yavaş karışmaya başlamıştı. Türk dükkân sahipleri yanımıza gelip bize şöyle diyorlardı: ‘Dükkânlarınızı hemen kapatıp eve gitseniz iyi olur’. Saat 5’e doğru gayrimüslimlere ait tüm dükkânlar kapanmıştı. Tahtakale’de inanılmaz bir kalabalık birikmişti. Ne araba, ne otobüs, ne de tramvay geçebiliyordu. Eminönü’nde küçük gruplar halinde adamlar bekliyordu. Bankalar Caddesinde durum aynı idi. Karaköy ve Kuledibi’nde yine grup grup bekleşen adamlara rastladım. Taksim Meydanı ise artık iğne atsan yere düşmeyecek hale gelmişti. O sıra İstanbul Ekspres gazetesi çıktı. Beklenen haber gelmişti. Birden ortalık karıştı, sesler yükseldi. Saldırılar artık başlayabilirdi.”[1]

“Göstericiler, halkı tahrik etmek için ya Kıbrıs sorununu [2] kullanıyor, ya da halk arasında mevcut olan gayrimüslim antipatisini körüklüyordu.[3] Bunun yanında, kahvehanelerde oturan erkeklerin doğrudan saldırılara katılması talep ediliyordu.”

“Beyoğlu’nda sabaha kadar açık olan bir kahve vardı. Oraya genelde belediye otobüslerinin şoförleri ve biletçileri giderdi. Orada vardiya zamanlarını beklerlerdi. O akşam birisi içeri daldı ve onlara bağırdı: ‘Siz ne biçim Türksünüz? Tüm halk ayaklandı siz daha hâlâ oturmuş burada kart oynuyorsunuz.’ Hemen birçok kişi kalktı ve saldırganların arasına karıştı.” [4]



DG: Belirli bir süre sonra bu nutukların arkasından bazı gruplar görüyoruz. Bu grupların önderlerinin elinde bayraklar var, Atatürk büstleri var, Fatih Sultan resimleri var, Celal Bayar resimleri var ve bunlar slogan atarak hem gayrimüslimlere karşı, ama daha fazla Kıbrıs olayı üzerine sloganlar atıyorlar ve arkasından gelen bir grup var. Bu grup ise gayrimüslimlerin ev ve dükkânlarına saldırmaya başlıyor biraz daha geç saatlerde İstanbul belirli köşelerinde. Bu olay için taşlar, sopalar hazırlanmış kamyonların içinde ve gruplar çeşitli vapur, tramvay ve taksiler aracılığı ile her tarafa taşınabiliyor.

“Hatta, özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur ve hatta askerî araçlardan oluşan bir ulaşım ağının oluşturulması sayesinde, faillerin ve aletlerinin kent içindeki ulaşımı garanti altına alınmıştı.” [5]

“Neler olduğunu merak ettiğimiz için hepimiz dışarıya çıktık. Grup halinde adamlar ellerinde sopalar ve çekiçlerle bize doğru yaklaşıyorlardı. Biz lokantaya geri döndük ve perdeleri geriye kadar açtık. Üzerimizdeki askerî üniformaların onları ürküteceğini düşündük. Sonra oturduğumuz lokantaya sıra gelmişti. Bizi gördükleri halde baltalarla ön camları aşağı indirmeye başladılar. Bu grubun arkasında polis memurları vardı. Ama sanki polisler, saldırganların işlerini rahatça yapabilmeleri için başlarında bekliyor gibiydiler.” [6]

DG: İlginçtir, çok bayrak kullanılıyor ve bayrakların hepsi çok yenidir, halka gösterilmek istenen, ‘eline bayrağını kapıp sokağa düştü’ imajı verilmek istese de bayrakların hepsinin o gün gıcır gıcır olması çok manidar. Tahrip böyle başlıyor.

“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı ama Türk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki, ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini
tahrip etmişler.” [7]

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türk’tü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamları durdurmaya çalıştı.” [8]

ÖM: Bayrakların yeni olduğundan bahsetmişken, benim de fotoğrafları gördükten sonra çok dikkatimi çeken bir şey vardı;


fotoğraflarda bolca görünen Atatürk’ün, dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ve Fatih Sultan Mehmet’in de resimlerinin hepsinin çok güzel çerçeveli, özel olarak hazırlanmış olduğu görülüyor. Dolayısıyla pek de kendiliğinden olmuş bir şey gibi görünmüyor doğrusu.
Tümamiral Fahri Çoker'in arşivinden, 6 Eylül 1955, İstanbul

DG: Ayrı bir olay var, 20-30 kişilik gruplar arasında bir de önderler var, bu önderlerin ellerinde listeler var, bu listelerde Ermeni, Rum, Yahudi evlerinin adresleri var.

“Bir Rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. O bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘o zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaraları vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.” [9]

“Olayların başlamasından birkaç hafta önce ilgili mahallelerin muhtarlarından ev ve işyerlerinin adresleri istenmişti.”[10]

“Yine gayrimüslimlere ait bazı ev ve işyerleri ise, bir haç figürü, GMR (Gayrimüslim Rum) [11] gibi kısaltmalar, ya da “Türk değil”, “Türk”[12] gibi tanımlamalarla işaretlendi.”


DG: Ve bu listeye göre tahrip edilecek ev ya da dükkân bulunuyor. Mesela Tahtakale veya Mahmutpaşa’da bazı depolar var, ve bunların üzerinde tabii ki isim yazmıyor, fakat kolaylıkla bir Rum’a veya Ermeni’ye ait bir depo bulunup tahrip edilebiliyor bu listeler sayesinde. Sadece listeler değil, bir de olaylardan biraz evvel bazı evler veya dükkânlar işaretlenmişti, ‘Gayrimüslim Rum (GMR)’ veya ‘Türk’ ya da ‘Türk değil’ diye. Yaptığım mülakatlardan bunu anlatanlar var, mesela bu boyayı sildiklerini fakat tekrar bir hafta sonra evlerinin işaretlendiğini anlatan.

“Ben o zaman Yedikule’de oturuyordum. Olaylardan iki hafta evvel ekseriyetle Rumların evlerine, Ermenilerin de, ama ekseriyetle Rumların evlerine soba yaldız boyasıyla, böyle bir çapraz işaret konuyordu. Bu işaretler 15 gün evvel konuyordu evlere, siliyorduk gazla, yine...”[13]

ÖM: 20-30 kişilik özel timler diyebileceğimiz birliklerden oluşturulduğu ortaya çıkıyor.

DG: Evet. Bunlar bir de aynı zamanda başlıyor, eşzamanlı, İstanbul’un her tarafında; bu da tabii ki spontane olmadığının ayrı bir kanıtı. Çünkü grupların veya hükümetin söylemine bakacak olursanız; “halk ayaklandı”, fakat her tarafta aynı anda ayaklanması çok ilginç. Burada önderlerin ellerinde bir liste var, bir de dikkat ettikleri başka bir şey hırsızlık yapılmasın, sadece dükkânlardan mallar çıkartılıp tek tek tahrip edilsin. Zaten emir öyle. Yapılan da o, dükkânlara girilip sadece bir kaç şey kırılmıyor, dükkanda ne varsa dışarıya çıkartılarak tahrip ediliyor.

ÖM: Bu bir yağma değil aslında.

DG: En azından başta değil ama daha sonra tabii ki yağma başlıyor, çünkü kontrolden çıkıyor. Bu önderler sık sık da, “yaralama ve öldürme olayı yok, kişilere karşı kaba kuvvet kullanılmayacak” diye de uyarıyor grubunu sürekli.

“Grupların liderleri hırsızlığa izin vermiyordu. Hatta hırsızlık yapmak isteyen bazı kişiler dövülüyordu. Ancak, pek çok kişi kargaşadan istifade ediyordu. Daha sonraları liderler de duruma karşı koyamıyor, hatta kendileri de çalıyordu. 1960 Mayıs’ındaki askerî darbe esnasında, askerdeydim. Sulukule’de bir çadır kurmamız gerekiyordu. O zamanlar orada daha elektrik yoktu. Ama bu bölgedeki evler buzdolapları, çamaşır makineleri, radyolar ve diğer elektrikli aletlerle doluydu. Bunlar 6/7 Eylül 1955’in ganimetleriydi.” [14]

“Dükkânı yedi-sekiz metrelik bir mesafeden izliyordum. Çantalarını nasıl parfüm, kozmetik malzemeleri ve diğer şeylerle doldurduklarını gördüm. Balık Pazarı’nda bir adam sırtında bir kasaptan aşırdığı koca bir kuzuyla kaçarken, bir yandan da elinde büyükçe bir parça peynir taşıyan birini gördüm [...] Fındıklı’da Türkler bütün gece boyunca, iki bakkal dükkânından çuvallarla pirinç, şeker, sabun, fasulye, zeytinyağı ve başka şeyleri evlerine taşıdılar. Sabah olduğunda karşımızdaki dükkânlar tamamen boştu.” [15]

DG: Bir de tabii ki burada özellikle azınlıklar açısından en kötüsü evlere de girilmesi. Dükkânlarda, gergin bir ortam olduğu, öğleden sonra bu mitinglerle fark ediliyor, Kıbrıs’tan dolayı gergin bir atmosfer de var. Dükkânların kepenkleri zaten öğleden sonra inmeye başlıyor, fakat özellikle evlere girilip ve ev eşyalarının, her şeyin, gardıroptaki eşyalara varana kadar tahrip edilip pencereden dışarıya atılması aslında en ürkütücü olaylar.

“Dükkânların yağmalanmasından daha kötü olan, evlere girilmesiydi. Üvey annem ve kız kardeşim evin ikinci katına çıkıp kapıyı kilitlemişlerdi. Adamlar aşağıda kapıyı zorlamaya başladıkları zaman, onlar pencereden atlamayı düşünüyorlardı.” [16]

ÖM: Kontrolden çıktı dediğiniz zaman insanın aklına şu da geliyor, ırza geçmeye kadar varan çok vahim olayların da cereyan etmiş olduğunu öğreniyoruz.

DG: Amerikan Dışişleri’ndeki bir kaynağa göre 60 kişi.

“Evlerde, özellikle Rum kadınlara tecavüz edilmiştir.[17] Balıklı Hastanesi Başhekiminin ifadesine göre, hastanede 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür.[18] Çok sayıda kadının bu durumu gizlemiş ve hastanede tedavi olmaktan kaçınmış olabileceği de düşünülürse, tecavüz kurbanlarının sayısının gerçekte daha yüksek olduğu söylenebilir.”
[19]
DG: Bir de ilginçtir; emir, “yaralama yok” şeklinde, fakat tıpkı savaş dönemi veya başka dönemlerde olduğu gibi, tecavüz olayı yaralama olayına girmiyor, en azından öyle görülmüyor.


ÖM: Bunun önceden hesaplanmış olabileceğini gösteren bir şey var mı?

DG: Yok, ama büyük bir ihtimalle tahmin edilebilirdi böyle bir kaos içinde, tüm olaylara katılan insan sayısı 100 bin kişi kadar, bu çok önemli bir sayı İstanbul için. Bu da büyük bir ihtimalle tahmin edilebilirdi.

ÖM: Yani 100 bine yakın insan, özellikle İstanbul’da ama diğer büyük şehirlerde de, İzmir’de ve başka şehirlerde de böylesine bir olaya katılıyorlar ve bunun, önceden hazırlanmış listelere göre, çok hesaplı ve planlı bir şekilde yapılmış olduğu da söylenebiliyor.

DG: Ankara’da sadece bir öğrenci mitingiyle sınırlı kalıyor, bu mitinge de neredeyse 3 bin kişi katılıyor. Ankara’da bu kadarla sınırlı kalmasının nedeni, tabii ki gayrimüslim nüfusun oranının çok düşük olması. Bir de o dönemki Ankara Valisi, İstanbul’da çıkan olaylar sırasında, olayları görüp Ankara’da sıkıyönetim ilan ediliyor. Fakat İzmir’de daha vahim olaylar var.

“O tarihte İzmir’de Kahramanlar Karakol’unda komiserim. Saat 6-6,5 sıralarndaı nöbetçi emniyet müdürlüğünden bir telefon aldık. Dediler ki ‘bir hareket var, fuara doğru gitmektedir, bunların önlenmesi için fuar emniyet amirliğinde bütün emniyet mensupları toplanıp tertibat alınacak.’ Ben de o zamanki mevcudu alıp, bir kişiyi karakolda bırakmak suretiyle fuara gittim. Henüz daha güruh gelmemişti, bizim kulağımıza böyle bir şey geldi. Yani dışarıdan temin ettiğim iki memurla Basmane Kapısı’na doğru yürüdüm. Bir kalabalık Yunan Pavyonu’na doğru geliyorlardı, Vali Hadımlı kalabalığın içinde tezahürat yapılır bir vaziyetteydi. Önce ‘Yaşa baba, varol, sağol’ vs. tezahürat yapıldı. Ben bilahare Yunan Pavyonu’nun olduğu yere geldim kalabalıkla beraber. Sonra Yunan Pavyonu yakılmaya başlandı, zaten bu işi yapan öyle kalabalık bir güruh da yoktu. 150-200 kişi etrafında bir şeydi. Yunan pavyonu yakılmaya başlandı, o sırada her memur kendi vicdanının seslerinden aldığı kuvvetle bazı ufak tefek mani hareketlerde bulunmak istiyordu. Mesela ben bazılarını bu işi önlenmesi için oradan uzaklaştırmak istiyorum. Bu haller devam ederken, o sırada vali geldi ve bana ‘çekilin, haşin davranmayın” dedi. Yangın aldı yürüdü.[20]

DG: Bir de Yunan Konsolosluğu ateşe veriliyor ve tamamen yanıyor, hatta NATO nedeniyle orada bulunan Yunan subaylar dövülüyor, ki tabii bu uluslararası bir felakete yol açıyor olaylardan sonra. Tabii ki burada bir de bahsetmemiz gereken, polisin tavrı.

“Bazı durumlarda polis memurları olaylar sırasında alkış bile tutmuş [21] ve saldırganların devam etmesi için onları cesaretlendirmişlerdir.[22] Polis memurları, silahlarını taşları sökmek için kullanarak, yıkımlar sırasında saldırganlara yardım etmişlerdir.[23] Yine bazıları, bizzat kendileri de, yağmalanan dükkânların mallarını parçalamışlardır.”

“Ağacamii’nin önünde saldırganlar ellerindeki kürk mantoları yırtmaya çalışıyorlardı. Başaramayacaklarını anlayınca polisten bıçak istediler. Polis bıçağını vermedi ama mantoyu daha rahat yırtabilmeleri için biraz kesti.” [24]

DG: Büyük bir ihtimalle tahribatın bu dereceye varması polisin pasif kalmasıyla da ilişkili. Saat 12’ye kadar polis hiçbir şekilde müdahale etmiyor. Mülakatlarda da anlatılanlar, aslında polisin daha fazla saldırganları koruyormuş gibi bir hava içinde etrafta dolaşması, hatta bazen de onları desteklemesi. Bazı polisler saat 12’ye kadar sıkıyönetim ilan edilene kadar da karakolu kilitleyip orada kalıyorlar.

“İtfaiye ise, yangından çok daha önce fuar alanına varmıştır. 6 Eylül akşamının erken saatlerinde, itfaiyeciler İzmir Fuarı alanına gelmiş ve fuar pavyonlarından birinin önünde beklemeye başlamıştır. Neden geldikleri sorulduğunda, itfaiye erlerinden birisi ‘Birazdan yangın çıkacak, biz de söndüreceğiz’ şeklinde yanıt vermiştir.[25] İtfaiyecilerin Yunan Pavyonu’nda ve Konsolosluk’ta çıkan yangını söndürmek konusundaki beceriksizliği, yangını çıkaranların söndürme çabalarına müdahale etmesi ile de açıklanabilir. Saldırganlar, su hortumlarını kesmiş, ya da itfaiye erlerinin sırtlarına çıkarak, işlerini yapmalarına engel olmuşlardır.” [26]

ÖM: Sizin kitabınızın 6-7 Eylül olaylarını hem açığa çıkartmak, hem yeniden kurgulamak şeklinde ifade edilebilecek, yani olayların başlangıcı, devamı, sürmesi ve bunun ardında yatan sebepler bir de nelere yol açtığı sonuçları itibariyle, yeniden kurgulamak şeklinde bir yöntemimiz var. Hangi kaynaklardan yararlandığınızı da soracağım fakat ondan önce, Mihail Bey, siz bu olaylar sırasında İstanbul’daydınız ve bir hayli de yaşadınız içinde canlı tanık olarak. Sizi dinleyebilir miyiz?

Mihail Vassiliadis: Dilek Hanım çok güzel bir çalışma ile işi akademik düzeyde irdeledi ve çok güzel bir neticeye vardı. Biraz önce izah ettikleri de o bapta. Ben gazeteci olarak yaptığım araştırmalardan edindiğim bilgiyi kenara koyarak, çünkü zaten Dilek Hanım bunları dile getirdi, daha fazla, bizzat tanık olduğum, yani o günü nasıl yaşadığımı anlatmak istiyorum. Ben o dönemde liseye geçmiş bir talebeyim, ortaokulu bitirdim, liseye yeni geçeceğim, fakat yazları çalışıyordum, yaz tatilinde devamlı çalışırdım. O sene Rızapaşa Yokuşu’nda mefruşatçılar var, Alka Mefruşat diye bir dükkânda çalışıyorum, Alka Mefruşat’ın sahibi Stardis Alesandri, Rum bir adam. Rızapaşa yokuşundaki esnaf büyük oranda Rum, Ermeni, Musevi ve Türkler de var. Sabah işbaşı yaptığımızda Rızapaşa Yokuşu’nun ilk görünümü, diğer günlerden değişik. Bilirsin her gün oraya gittiğin zaman sabah açtığında 3 bin kişi vardır, hamallar vardır, yüklemeler yapılır, mallar alınır, teslim edilir, vs. Ondan sonra daha da canlılık başlar. Alışverişe gelenler iner, devamlı gider, gelir, değişir yüzler, vs. O gün daha sabah gittiğimizde o güne kadar hiç oralara uğramamış tuhaf kişiler gruplar halinde yukarı çıkıyor, aşağı iniyor, sağa sola bakıyor, duraklıyor, tekrar yukarı gidiyor, kimseyle konuşmuyor.

ÖM: Atmosfer tamamen değişik.

MV: Evet. Normalde insanlar vitrine bakar, alışverişini yapar, çeker gider. Bunlar ne alışveriş ediyor, ne çekip gidiyor, ne de belirli sınırların dışına çıkıyor; yani Rızapaşa’nın altından üstüne, üstünden altına... Rızapaşa Yokuşu’nun ilerisindeki yolda başka benzer bir grup da oradan oraya gidip geliyor devamlı. Bu arada sonradan da belli oldu, ama o gün de anlaşıldı, Türk Müslüman komşularımız çok tedirgin, hep yüz yüze bakılan, tavla oynanan, öğlende yemek yenilen kişilerin bir tuhaf halleri var, açıkça konuşmadan, “Hadi Mösyö Stradis bugün tuhaf durumlar var, sen dükkânını kapatıp eve gitsen” diye telkinler. Yanımızda anahtar, kilit, vs. satan Ermeni Mösyö Hazaros var, ona gidiliyor “Hadi Mösyö Hazaros sen dükkânını kapatıp eve gitsen bugün” diye telkinlerde bulunuyor ama soruyorsun, “Niye öyle Mehmet Bey?” “E canım....”, sıkılıyor belli, seni kurtarmak istiyor, yardımcı olmak istiyor ama baklayı ağzından çıkartamıyor. Öğlene doğru bu sıkışıklıklar, bastırmalar etkili olmaya başladı, gayrimüslim dükkâncılar yavaş yavaş dükkânlarını kapatmaya başladılar. Bunun yanında, bir de o kalabalık güruhtan inip çıkanlardan sataşmaların başlaması neden oldu. Biri taş atıyor, biri geçerken küfrediyor, biri “gavur” falan diye laf atıyor, sonra yoluna devam ediyor ama görüyorsun ki tuhaf bir durum. Öğlene doğru bütün azınlık dükkân sahipleri kanaat getirdi, biz dükkanlarımızı kapatalım bir şeyler olacak. Şark Hanı’nın önündeydi bizim dükkân, kapattık, hemen arka kapıya Şark Han’ın kapıcısı geldi, “Mösyö Stradis, korkma sen, biz bu kapıyı kapatıyoruz zaten, buradan içeri kimse giremez durup dururken.” Çünkü dükkânın bir de arka kapısı var ama Şark Han’ın içine girmek lazım. Biz önde kepenkleri indirdikten sonra kapıcı “korkma mösyö Stradis biz kapıyı kapatırız” diyor. Ben evime dönmek üzere yola çıkıyorum ama ne otobüs var, ne tramvay, hiçbir şey yok, bütün geçtiğim yollarda, Rızapaşa’dan iniyorum, Tahtakale’ye doğru ilerliyorum, Mısır Çarşısı’nın içinde de aynı gidip gelen kişiler, Tahtakale’de aynı gidip gelen kişiler, Eminönü’ne çıkıyorum, köprüyü geçiyorum, Tünel’e geliyorum, Tünel çalışıyor, Tünel’le yukarı çıkıyorum, ondan sonra yine tramvay yok. İstiklal Caddesi’nde korkunç bir kalabalık, gidip gelenler ve patlamak üzere olan bir hava var. Tarlabaşı’na inip, Kalyoncu Kulluğu’ndan, İngiliz Sarayı’nın önünden evime iniyorum. Evim tam Tarlabaşı Caddesi ile Kalyoncu Kulluğu’nun kesiştiği yerde. Sağda karakol solda bizim ev. Yani karakolun bir karşısında bizim ev, öbür tarafta karşısında Tanaş Priftis diye pastacı, şekerci dükkânı var. Bunu söylememin özel bir nedeni var, daha sonra anlatacağım. Kapının önüne geliyorum, kapımızın önünde bizim kapıcı Ahmet Efendi var. Ahmet Efendi Tarlabaşı caddesi 230 numaranın, 6 katlı apartmanın kapıcısı, birinci katta biz oturuyoruz. Babam o zaman ölmüş, 51 yılında, babamın muayenehanesi vardı orada, diş doktoruydu ve evimiz birinci katta. İkinci ktta Mühibe Hanım, tek Müslüman apartmanda, o da Makedonya göçmeni. Onun üstünde Madam Mari, Ermeni, onun üstündeki üç katta da Rumlar oturuyor. Bizim kapıcı ben içeri girerken, “Hadi Mihaliki koş içeri” dedi ve beni içeri attı, kapıyı kapattı. Kale kapısı gibi demir bir kapı. Eline bayrağını aldı, kapının önünde durdu, yavaş yavaş sağı solu kırıp döküp gelen güruha karşı bayrağı salladı “Burada gavur yohtur, ha burası Müslüman evidir” vs. diye adamları atlattı. Adamlar gerçekten bizim eve dokunmadı, eve girmedi. Aşağıdaki dükkânlardan da biri Acemdi.

ÖM: İranlı

MV: Biz Acem derdik küçükken.

ÖM: Yeni kuşak onu anlamayabilir.

MV: Arap olmayan Acem, nasıl ki Antik Yunanistan’da Helen olmayan barbar oluyordu, orada Arap olmayan Acem oluyor. Dolayısıyla Müslüman dükkânlar da aşağıda orada Hıristiyan yok, bize dokunmadılar, geçip gittiler. Herkes gittikten sonra bizim Ahmet Efendi kapıyı açtı, bayrağı içeri bıraktı, kazmasını aldı, kapıyı tekrar kapadı ve onların peşine takılarak ilerideki Rum evlerini kırıp dökmeye, talan etmeye, yağma yapmaya başladı.

AH: Ahmet Efendi ile daha sonra konuşma şansınız oldu mu bu konuyu?

MV: Bu konuyu nasıl konuşursun, konuşma şansımız olmadı, biz teşekkür ettik bize karşı olan davranışı dolayısıyla, ama çok sonraları, 3-4 sene sonra askerde yedek subaylığımı yaptım geldim, bu konuları düşünürken nedenini anladım. Adam için biz Mihalaki, Madam Katina, tanıdığı, kahvesini içtiği, yemeğini pişirirken kendisine de vereni görüyor. Bir tanıdığı görüyor. Diğerleri Rum kimlikli, bunları spontona olarak kabul etmek zaten bence Türk halkına hakaret etmektir, bütün sorumluluğu zavallı halkın üstüne yüklemektir ki böyle bir şey imkânı yok olmaz.

ÖM: Zaten başından beri bütün söylenenler de çok net olarak gösteriyor ki, son derece organize, hesaplı. Fotoğraflara bakıldığı zaman da bunun ne kadar planlı bir şekilde gerçekleştirilmiş olduğu görülüyor.

AH: Mesela dikkat çekici bir şey vardı, onlar daha altını doldurabilir. Bir tornadan çıkmış sopalar vardı, yani tek tip sopalar olması pek de olası değil. Bunun yanında bahsettiğimiz büstler, resimler, bir de bir çok kamyon, her tarafta kamyonlar vardı, o da benim ilgimi çeken şeylerden biriydi. Çünkü anladığım kadarıyla o dönemde kamyon pek yoktu galiba.

MV: Çok zor tabii.

“Bana yakın olan en büyük caddeye gittim. Bu, Gazi Bulvarıydı. Oradaki gençleri izledim. Bahçem için biraz toprak taşıyabilmek için tam altı gün bir kamyon için beklemiştim. Şimdi ise tam 21 kamyon, içleri adam dolu ve yeni oldukları belli olan bayraklarla önümden geçiyorlardı. Bu konvoyu ise 13 araba izliyordu.” [27] Kentin her yerinde yağmalar aynı yöntemle gerçekleştirilmişti.

MV: Kurtuluş’ta son durakta Aya Dimitri Kilisesi vardır, o dönemde tramvay Sefa Meydanı’na kadar gelmezdi, geri dönüşünü yapmak için biraz daha içeri doğru girerdi. Son meydanda, şimdi otobüslerin kalktığı yerden biraz daha ileri aşağı doğru giderdi. Demir kapılar vardı kilisenin, o demir kapılar kapatıldı, nasılsa buraya kimse giremez diye içeride rahat rahat oturuyor bekçiler. Derken biri geldi “tamam siz kapıyla uğraşmayın” dedi, kapının kırılacağı yoktu. Hemen gitti tramvayı aldı, tramvayı raylar üzerinde iterek getirdiler duvarın hizasına. Hemen nereden getirildiiyse bilmiyorum, özel olarak kesilmiş tahtalar, tramvayın tepesine çıkıldı tramvayla kilise duvarının arasına o tahtaların boyu tam olarak geldi.

AH: Önceden hesaplanmış yani?

MV: Nasıl vapurlar yanaşır tahta iskele atılır ya, o şekilde tramvayın tepesinden iskele atıldı, oradan yürüyerek içeri girildi, içeriden kapı açıldı ve kilise ateşe verildi.

(6 Eylül 2005 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

Yazıda kullanılan fotoğrafların tümü Tümamiral Fahri Çoker arşivine aittir.

[1] Mihalis Bassiliadis ile mülakat, 22.09.2002
[2] “ … ‘Makarios’a Ölüm!’‚ ‘Kıbrıs Türk’tür!’, ‘Emret, Ölelim!’…” Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri, Ankara, 1962, s. 73.
[3] “… ‘Allahsızları gebertin!’, ‘On binlerce lira kazanıyorlar ve ucuz şeyleri pahalıya satıyorlar!’ “Ta Gegonota Tes Konstantionopoles. 6-7 Septembriou 1955” [İstanbul’daki 6/7 Eylül 1955 Olayları], Syllogo Konstantinoupoleton, Atina, 1995, s. 12.
[4] Yervant Gobelyan ile mülakat, 09.04.2002.
[5] Bema, 09.09.1955.
[6] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri , s. 250.
[7] Jorgos Adoşoğlu ile mülakat, 15.03.2002.
[8] Şükrü İ. ile mülakat, 04.12.2001.
[9] Suphi B. ile mülakat, 09.05.2002.
[10] TBMM ZC, Devre 10, İçtima 2, Cilt 9, 23. İnikat, 13.01.1956; Anastatsios İreni ile mülakat, 20.10.2001.
[11] Tsoukatou, Septembriana 1955: E Nichta Ton Kristallon Tou Ellenismou Tes Poles, s. 136.
[12] CADN B Seri C 26, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 08.09.1955.
[13] Dokdakis Donios ile mülakat, 12.10.2001.
[14] Mihalis Bassiliadis ile mülakat, 22.9.2002.
[15] Tsoukatou, Septembriana 1955: E Nichta Ton Kristallon Tou Ellenismou Tes Poles, s. 86 ve s. 70.
[16] Anastasis Gordanoglou ile mülakat, 26.09.2001.
[17] Makruhi B. Hogopyan ile mülakat, 20.03.2002; Eti S. ile mülakat, 12.03.2002.
[18] PRO PREM 11834/447, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 22.9.1955. Amerikan kaynaklarına göre, tecavüze uğrayan kadınların sayısı 40 ile 50 arasında değişmektedir. NARA 782.00/12-155, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 01.12.1955.
[19] İbrahim E. ile mülakat, 22.03.2002.
[20] Yassıada Mahkemesi kayıtlarından, Tanık Komiser Mehmet Araş
[21] CADN B Seri C 26, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 08.09.1955.
[22] Milliyet 07.09.1955.
[23] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri, Tanık Şemsi Ülengin, Emniyet Başmüfettiş Muavini, s. 159.
[24] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri, Tanık Hicri Tan, s. 273.
[25] TBMM ZC, Devre 10, İçtima 2, Cilt 8, 15. İnikat, 16.12.1955.
[26] Eski İtfaiye Müdürü Ahmet Yetiner ile mülakat, 28.03.1998; Arzu Kılıçdere, “İzmir’de 6/7 Eylül Olayları”, Toplumsal Tarih, 8 (1998), s. 34-41.
[27] TBMM ZC, Devre 10, İçtima 1, Cilt 7, 8. İnikat, 12.09.1955.


II. Bölüm

6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z


2. bölümü siteden takip etmek içim bknz.

6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z


Ömer Madra: Konsoloslukların ve Fahri Çoker arşivi gibi çeşitli kişilerin kaynakları var. Bunlar üzerinde konuşabilir miyiz?



Dilek Güven: Tabii ki. Tüm kaynaklara elbette kuşku ve şüpheyle yaklaşmak gerekiyor, bir tarihçi olarak ilk öğrendiğimiz şey bu. 6-7 Eylül olayları da tabii ki hassas bir konu olduğu ve bugüne kadar üzerinde çalışılmadığı için ben de farklı kaynakları karşılaştırıp ipucu edinmek istedim. O yüzden hem Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın arşivini, hem İngiltere’nin, hem Amerika’nın, hem de Fransa Dışişleri’nin arşivlerini, belgeleri kullandım. Bu ülkelere gittim ve bu olaylarla ilgili ne gibi raporlar var diye araştırdım, çünkü eğer Amerikan arşivinde bulduğunuz bir belge ile Alman arşivinde bulduğunuz bir belge aynı ise, bunun doğru olması ihtimali tabii ki daha yüksek. Özellikle Türkiye’de, diğer başka ülkelerin dışişleri arşivlerine şüpheyle yaklaşılır, fakat şunu da unutmamak gerekiyor, bu arşivler buradaki konsolosluklar tarafından yapılan raporlardan oluşuyor ve bunların bir amacı da, diyelim ki İngiltere’den bir politikacı Türkiye’yi ziyaret ettiği zaman ülkenin ekonomik ve politik durumu hakkında bilgi vermek. Yani konsoloslukların oraya gönderdiği raporlar emin oldukları veya gerçeğe yakın raporlar olmalı. Tabii ki ben şanslıydım, Tümamiral Fahri Çoker bu olayları en yakın yaşayan insanlardan biriydi ve elindeki belgeler de bu devlete ait olan belgelerdi; bunları diğer kaynaklarla karşılaştırdığımız zaman aynı bulgular var. O yüzden özellikle kaynak bakımından şanslı bir çalışma oldu diye düşünüyorum. Çünkü bu yazılı kaynakların yanında bir de mülakatlar var, hem mağdurlar, hem de bu olaya bir şekilde iştirak etmiş insanların mülakatları var. Bu da önemli diye düşünüyorum.

ÖM: Olayın spontane değil de, planlanmış olduğunu gösteren şeylerden biri de kullanılan aletlerin, kaynak makineleri gibi, önceden hazırlanmış olması.

DG: Başka türlü kepenkleri kıramıyorsunuz zaten, dükkânlara ulaşma imkânınız yok, bu da fotoğraflarda var.

Mihail Vasiliadis: Demir kesen makaslar, vs. her türlü alet var.

DG: Evlerin tahribi de öyle, evlerin önüne kamyon dolusu taş geliyor ve ilkönce camlar taşla indiriliyor. O taşlar tabii dükkânlarda bir işe yaramıyor, ondan sonra kapılar kırılıyor ve içeri giriliyor.

ÖM: İstiklal Caddesi’nde, Tahtakale’de kayalar bulmak pek mümkün değil. Benim, sizin çalışmanızı okurken en çok ilgimi çeken şeylerden birisi de, oradaki yaralanmalara, vs. karşı tedbir olarak düşünüldüğü anlaşılan ilk yardım çantaları var.

Avi Haligua: Bu ilk yardım malzemelerini, baştan verilmiş olan insanlara zarar verilmemesi kararı nedeniyle mi taşıyorlar acaba? Yoksa kırıp dökerken kendileri de yaralanacak diye mi?

“Yaralılarla ilgili verilen rakamlar, 300 ile 600 arasında değişmektedir ve bu rakamlar yalnızca mağdurları değil, yaralanan suçluları da kapsamaktadır.[1] Tahrip aşamasında, saldırganların bir kısmı yanlarında ilkyardım malzemeleri bulundurmuştur. Ellerinde tentürdiyot şişeleri ile halkın arasına karışan kişiler, yaralı olup olmadığını sormuş; arabalar, sadece yaralı göstericileri hastaneye götürmüştür.” [2]

ÖM: Yağma yönteminin ya da tahribat yönteminin de aynı şekilde kentin her yerinde gerçekleştirilmiş olması, bunun önceden iyice planlanmış olduğunu ortaya koyan kanıtlar da var herhalde?

MV: Yağmalama planda yoktu herhalde, tahrip vardı, çünkü yağmalayanlar arasında bir olay biliyorum; bir kaç sene sonra Anadolu’da askerlik yapan bir arkadaş bir adamın evine gidiyor ve orada bir yerde bir yığın kadın ayakkabısı görüyor. “Nedir bunlar?” deyince, “Bırak yahu, satacaktık ama olmadı” diyor adam. “Niye satamadın?” “Hepsi sağ ayakmış!” diyor. Vitrini kırıp ne bulduysa alıp götürmüşler, halbuki diğer tekleri içeride.

DG: Çok yerde eski ayakkabı yığınları da varmış o günlerde, çünkü ayakkabıları çıkarıp, yenilerini giyip gidiyorlarmış.


Tümamiral Fahri Çoker arşivinden, 6 Eylül 1955, İstanbul
AH: Fotoğraflarda bir çok kadın var, iki yönlü olarak bizi düşündürmüştü; bir yandan kadınların yağmanın içinde yer almış olması ilginç geldi, bir yandan da yeni paltolar giymiş, yeni ayakkabılar giymiş kadınlar vardı.

MB: 2-3 kat üst üste giyinmişler.


DG: Tabii bu olaylar organize olaylar, 20-30 kişilik gruplar var, bir de tabii ki onun dışında, o olayları görüp katılanlar da var. Mesela fotoğraftaki kadınlar büyük bir ihtimalle o gruba ait. Çünkü çok şık gece kıyafetleri var. O düşüncede olup, onu gerçekten halktan bir ayaklanma diye düşünüp olaylara katılanlar var. Olaylara reaksiyon olarak, Müslüman Türk kesimden gayrimüslim komşularına yardım edenler de var.

MV: Çok vardı.

DG: Ama “şu apartmanı unuttunuz, burada Ermeniler var” diyenler de var. İkisi de var.

ÖM: İnsanlık halleri yani?

DG: Tabii. Daha yeni duydum, Ermeni Nubar Bey anlatıyor; “toz duman içinde, 14-15 yaşında, birlikte oynadığım arkadaşlar, her gün pasta aldığımız pastaneyi yağmaladılar o gün” diyor.

“Bizim sokağımızda şoför Nusret yaşardı. O gün 40 kişilik bir grup bizim evlere doğru gelmeye başladı. Nusret bunların önünü kesti ve ne istediklerini sordu. Onlar Rumların evlerine saldıracaklarını söylediler. Nusret, burada Rumların oturmadığını söyledi. Gruptan birkaç kişi yine de yürümeye devam edince Nusret bağırdı ve ancak onun cesedinin üzerinden yollarına devam edilebileceğini söyledi. Ve grup hemen geri döndü. Nusret, 50 metrelik bir sokağı kurtarmıştı. Yan sokakta ise arkadaşım Zafer’in teyzesi Rum komşusunun kapısına dikildi ve adamlara şöyle dedi: ‘Pavli Efendi’nin evine girmek için ilk önce bana saldırmanız gerekir.’ Adamlar hemen geri döndüler. Bu sokaktaki 60 Rum evinden sadece ikisi tahrip edilmişti.” [3]

Yine diğer Türk komşuları, saldırı yapılacağına dair dedikodular çıktığında ve saldırı sırasında, gayrimüslimleri kendi evlerinde saklamışlardı. Tophane’den Şükrü İ., 6 Eylül günü, alt katlarda oturan iki Rum komşusunu kendi evine saklamış ve üst katlara çıkan saldırganları da ancak havaya ateş açarak kovalayabilmişti.[4] Bazı Müslümanlar, ellerindeki Türk bayrağıyla mağdurların ev ve işyerlerinin önünde durmuş; buraları, sahiplerinin Türk olduğunu iddia ederek koruyabilmişlerdi.[5]


MV: Benim kanaatim, bu 6-7 Eylül olayları öyle münferit bir olay değil, 1908’den, veya 23’ten de diyebiliriz, bu yana azınlıklara karşı uygulanan baskı zincirinin bir halkası.

ÖM: Dilek Güven’in kitabındaki en önemli bulgulardan, gözlemlerden bir tanesi bu oluyor, yani olayların sadece o tarihteki Kıbrıs ya da Atatürk’ün evinin bombalanması gibi olaylara duyulan bir galeyanın ötesinde, tarih içinde sistemli bir etnik, azınlıklara karşı hem ekonomik hem de başka açılardan Türk milliyetinin ön plana geçirilmesi gibi bir amacı olduğu sonucu çıkıyor. Bunu söyleyebiliriz değil mi?

Bir mülakatta da Antonis Augustionis diyor ki:“belki 1000, 10 bin kişi, aşağı yukarı 20 kişiyi öldürdüler.... ellerinde kürekleri, kazma, çekiçleri evleri darma duman ettiler..... piyanoları, büfeleri kırdılar, bağırıyorlardı ‘bugün malınıza yarın canınıza!’ diye. Polisler nerdeydi?.....”

Bunun istisnai olduğunu düşündürecek sebepler de var.

MV: Bence de öyle.

ÖM: Kitaptan çıkan, daha önceki konuşmalarımızdan da aslında böyle bir plana yönelik bir şey olduğunu gösteren bir şey yok.

MV: Korkutmak amacı var.

DG: Ürkütmek, korkutmak... Çünkü daha sonra olayların sebeplerine geçince de görüyoruz, orada önemli olan korkutup, ürkütüp göç etmeye sevk etmek.

AH: Biraz da Yunanistan’ı ya da İngiltere’yi sıkıştırmak gibi bir niyetleri de var mı? Yoksa sadece içerideki azınlıkları korkutmak mı?

DG: Aslında olayların sebeplerine baktığımız zaman göreceğiz, her ikisinin de rolü var, ama ana etken aslında göçe sevk etmek ve tabii ki ekonominin Türkleşmesi.

ÖM: 6 Eylül öğleden sonra başlayan ve 7 Eylül sabahına kadar süren olaylar...

DG: Gece sıkıyönetim ilan ediliyor.

“6 Eylül günü olayların başlamasından 2-3 saat evvel, saat 16.00’da Emniyet Müdürlüğü santralından ‘akşam saat 5’ten sonra hiçbir memur evine gitmeyecektir’ diye emir aldık. Ve biz bu emir üzerine bütün 5. Şube mevcudu ile dairede bulunduk. Saat altı-altıbuçuk sıralarında ‘Beyoğlu yıkılıyor, kiliselere tecavüz oluyor, Yedikule’ye tecavüz oldu’ diye karakollara haberler gelmeye başladı. O zamanki şube müdürümüz Celal Kosova Avrupa’daydı, onun yerine Necati Eğinç diye bir emniyet amiri bakardı. Bu efendiye ne yapacağımızı sorduk, ‘ikinci bir emre kadar müdahale etmeyeceğiz’ dedi. Biz kapıları kapatarak içeriye çekildik, 50 metre kadar karşımızda bu çapulcular gözümüzün önünde evleri, dükkânları yıkarlarken biz bunlara seyirci kaldık. Bize eğer emir verilmiş olsaydı 50-60 silahlı devlet polisi bu yağmayı hiç olmazsa önlemeye çalışırdık. Yukarıdan alınmış bir emir üzerine bu kadar polis muattal bırakılmıştır. Bina aleyh, bu evvelden bilinen ve emirle tertip olunan bir harekettir, bundan ibarettir.” [6]

DG: Saat 12’de bu pasiflik bitiyor, hatta tanklarla ve İstanbul’un her tarafını sararak duruma el koyuyor güvenlik kuvvetleri ve ancak böyle durdurulabiliyor olaylar.

ÖM: Burada hasarı konuşmalıyız şimdi, fakat ondan önce, hükümetin ilk tepkisi ve Patrikhane’nin tepkilerine kısaca değinelim.

DG: Hükümet ilk açıklaması şöyle: “Kıbrıs’tan dolayı gençler heyecanlanıp bu olayları yaptı.”

“Arkadaşlar polis güçlerinin saldırılardan daha önceden haberleri olmadığından bahsetti. Ben sadece şu kadarını söyleyebilirim: Hükümet önceden bilgilendirilmişti. Buna göre tedbirler de alınmıştı. Fakat, olayların hangi gün ve saatte çıkacağı bilinmiyordu. Tüm çabalara rağmen, baskın gibi gelişen olaylar engellenemedi. Hatırlarsanız, tarihte buna benzer çok olay olmuştur. En yakın örnek Pearl Harbour- Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ne yapılan baskındır.” [7] “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş olan gençler ve vatanseverler, olayların çıkışından sorumludur. Özellikle gençlik, çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik’te patlayan bombanın da haberi gelince, nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Çünkü komünistler, ayaklanmaları önceden planlamış ve şimdi de komutayı ellerine almışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı, böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. [...] Saldırıların şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir.” [8]

DG: Ondan sonra bundan vazgeçildi, çünkü tahribatın boyutu çok büyük olduğu için sadece öğrencilerin ve halkın tahriki ile olacak bir şey değil diye düşünülüp şöyle bir açıklama yapıldı: “Komünistler yaptı” denildi. Gerçekten de önümde 48 kişilik bir komünist listesi var ve bu liste ile Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi insanlar tutuklandı.

MB: Hulusi Dosdoğru...

DV: Evet. Bir de tabii o dönem soğuk savaş var, buna müsait bir durum var. Daha sonra cezaevine konuldukları zaman oradaki subaylar da söylüyor, “biz sizin aslında suçsuz olduğunuzu biliyoruz ama yapacak bir şey yok.” Çünkü orada okunan listelerde bazı isimler var, o isimler çoktan ölmüş veya olaylar sırasında askerde. Böyle komik durumlar oluyor tutuklamalardan sonra.

“KTC üyeleri tutuklandıktan sonra, adamlarımızdan birini gizlice Harbiye’deki hapishaneye soktuk. Dört ya da beş gün sonra, muhbirimizin raporu elimize geçti; buna göre, Orhan Birgit ve Hikmet Bil, talimat üzerine saldırılara katıldıklarını ve asıl sorumlu çevrelerin kendilerini şu anda desteklemediğini söylüyorlardı. Ayrıca, işin mahkemeye intikal etmesi durumunda, talimatları kimden aldıklarını açıklayacakları tehdidinde bulunuyorlardı.” [9]

“Beni, Önal’ın evinde bir fotoğrafımı buldukları için tutuklamışlardı. Tutukluyduk gerçi, ama amaç hapishaneleri doldurmaktı. O yüzden tutukluluk koşulları çok sıkı değildi. Bir kütüphane vardı, bütün gün okudum. Polis müdürü, futbol oynamaya gitmemize bile izin veriyordu, giriş için para bile ödemiyorduk. Maçlara polislerin de bizimle gelmesi gerekiyordu, sadece bu isim listesine adımız yazılıyordu. Canımız isterse meyhaneye gidip rakı içiyor, kâğıt oynuyorduk. Bir polis memuru da bizimle geliyordu gerçi, ama geç olunca ‘Hapishanenin nerede olduğunu biliyorsunuz nasıl olsa’ deyip, evine gidiyordu.” [10]

DG: Hükümet’in olaylara ilk tepkileri böyle. Zaten olaylardan hemen sonra 5 bin kişi tutuklanıyor ve bunlar arasında suçsuz insanlar çoğunlukta, hatta 1955 Aralık’ında da bu insanların çoğu serbest bırakılıyor; çünkü bunlar sokakta rasgele tutuklanmış insanlar, o gün gerçekten suçlu olanlar değil. Bunlar onların arasında ama çoğunlukla değil. İsterseniz biraz hasarı konuşalım bu olaylardan sonra ne olduğuna geçmeden. Hemen hemen 5 bin yapı tahrip edilmiş, 4 bini tahminen dükkân, bin kadar ev var, 80’in üzerinde kilise var, okullarda, mezarlıklarda da tahribat büyük. Burada gerçekten çok acı olaylar yaşanmış, mezar taşları kırılıyor...

Özellikle Şişli ve Balıklı’daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmişti.[11] Buralarda mezar taşlarının parçalanmasıyla yetinilmemiş, çıkarılan iskeletler de kırılmış ya da yakılmıştı.[12] Hatta bir olayda, henüz ölmüş bir kişinin bedeni mezarlıktan çıkarılarak bıçaklanmıştı.[13]


DG: Bu gibi olaylar var, söylediğimiz gibi yaralanma olayları az, emir böyle olduğu için. Ölü sayısı değişiyor 10-16 kişi kadar, bunların arasında korkudan, kalp krizi geçirerek ölenler var ama kasıtlı ölümler de var, sayı belli değil ama 100 bin kişinin katıldığını ve 5 bin binayı düşünecek olursanız yine de tabii ki ölü ve yaralama sayısı çok az. Zaten diyelim ki belirli bir sokağın başına bir kadın geçip, “buradan geçemezsiniz, ben izin vermiyorum Rum komşularıma saldırmanız” dediği zaman grup duruyor. Yani çok kolay ürkütülebilecek bir grup da...

“... tam karşılarında bir Rum evi var, o kadın fırladı evinden, kapının önünde böyle durdu ‘beni vurursunuz, Pavli Efendi’nin de evini kırarsınız.” 3

“Rum, Yahudi ve Ermenilere yönelik saldırılar sırasında çoğu durumda Müslüman komşuları, gayrimüslimleri korumaya çalışmışlardır. Saldırganlar bedensel zarar vermemeleri için talimat aldıklarından, küçük çaplı direnmeler bile şiddet olaylarını engelleyebilmişti. Örneğin Heybeliada’da (CHP üyesi) bir kadının saldırgan grubun karşısına dikilip, bulundukları caddede hiçbir eve dokunulmamasını istemesi yeterli olmuştu. Saldırganlar çekinmiş ve adanın başka bölümlerine yönelmişlerdi.” [14]

DG: Çünkü emirle çalıştıkları için ‘ölüm olmayacak, yaralama olmayacak’ dendiği için çok çabuk ürkütülebilen bir grupla karşı karşıyayız. Kaynaklarda verilen bilgiye göre 60 milyon dolar zarar var...

“Kızılay, acil önlem olarak Beyoğlu’ndaki ihtiyaç sahiplerine kişi başına 20 TL tutarında nakit yardım, taş kömürü ve yiyecek dağıttı. Gerekli tamiratın yapılabilmesi için mağdurlara Belediye aracılığıyla çivi, boya ve pencere camı verildi.[15] Ne var ki, Parlamento’nun görünürdeki telafi çabalarını yasalaştıracağı beklentisi, önce karşılıksız kaldı. Tazminat, daha çok bir bağış kampanyası niteliğine büründü.[16] Günlük gazetelerde düzenli olarak, yapılan bağışlarla ilgili bilançolar yayınlanıyordu.[17] Burada dikkat çekici olan, Türkiye’deki yabancı firmalar kadar, azınlıklara ait olanların da listelenmiş olmasıdır. 9 Ekim 1955’e kadar yapılan bağışlar listesi incelendiğinde, 94 gerçek ve tüzel kişiden 42’sinin Türkiye’deki yabancı firmalar ya da Rum, Yahudi ve Ermenilere ait firmalar olduğu görülür.[18] İstanbul’daki Alman Başkonsolosluğu raporlarına göre, bu kaynakların sağlanmasında gönüllük esasından ziyade, komitenin baskısının etkili olduğuna dair kuşku yoktu. Bu bağlamda, söz konusu çevrelerde bir çeşit “Varlık Vergisi”nden de söz ediliyordu.[19] Yardım komitesine akan meblağlar, bağışta bulunanlar tarafından azınlık gruplarıyla dayanışmaktan çok, devletin gücüne duyulan bağlılığın ve vatanseverliğin bir göstergesi olarak algılanıyordu. Başbakan da, kendisine duydukları sempatiyi dile getiren ve güçleri elverdiğince telafi çabalarına katılmaya hazır olduklarını bildirenlerin telgraflarına boğulmuştu. Türklerin böylesi “alçaklıklarla“ hiçbir ilgisi olmadığı kanıtlanmak isteniyordu.[20] Ayaklanmalara etkin biçimde karışmış olan öğrenci derneklerinin Başbakan Adnan Menderes’e gönderdikleri bir telgrafta, “gönüllü olarak yeniden inşa çalışmalarına katılma emrini beklediklerini“ beyan etmeleri, bu anlamda ilgi çekicidir.”[21]


DG: Başka bir durum daha var, bir de gazetelerde bazı azınlıklara mensup veya belirlenmeyen kişiler de gazeteye ilan veriyor. Menderes’e gönderdikleri telgraflara basılıyor ve bu telgraflarda “biz zararımızdan vazgeçtik, tazminat ödenmesi istenmiyor”. Tabii ki bu koşullar altında çok fazla insan zararını beyan etmiyor. Bir de kara listeye girmek korkusu var, zararımızı beyan edersek bu komiteye acaba herhangi bir dezavantaj oluşur mu endişesi var.

AH: Tazminattan feragat edenler kitabınızda var; bir şekilde zaten gazetelerde duyulruar var, sırtları sıvazlanıyor, doğru olanın bu olduğu gösteriliyor.

DG: Evet “biz devletimizi destekliyoruz, tazminat olayı çok büyük bir yük. Böylelikle çok insan zararını beyan etmiyor ve yaptığım mülakatlarda da zaten azınlıklar, genelde, bu tazminatın sembolik bir şey olduğunu söylüyor, aslında Türkiye’nin uluslararası imajının önemsendiği veya prestij açısından yapılan bir şey olduğu vurgulanıyor.

MV: Bunun başka nedeni de var, bu tazminatı alabilmek için bir heyetin gelmesi ve o heyetin bir rapor tanzim etmesi, senin zararını tespit etmesi gerekirdi. O raporu tanzim etmek üzere gelenler “biz sana 200 bin liralık zarar çıkaralım, 100 bin lirasını biz alırız” diye bir alışveriş içine girdiler. Haraç ödemeyen tazminat alamayacak duruma geldi, dolayısıyla “sana vereceğime ben de almam, zaten gitmiş, ne olacak, alacağım %10 bile değil” düşüncesi.

ÖM: Uygun bir telafi olarak değerlendirilen başka şeyler var, İzmir’de NATO’da dövülen subaylar ve Yunan bayrağının yakılması gibi olaylara karşı...

“İlk önce Yunan ve Türk Milli Marşları okundu; ardından Türk Ulaştırma Bakanı konuştu ve akabinde Yunan Milli Marşı eşliğinde Yunan bayrağını göndere çekti. Onu Yunanistan Büyükelçisi’nin hitabesi izledi. Yeni hizmet binasının anahtarının Yunan Başkonsolosu’na teslim edilmesiyle, resmî tören bitti. 24 Ekim öğleden sonrasında, hakarete uğrayan Yunan subayların onuruna, garnizon gazinosunda özel bir kutlama yapıldı. Kutlamaya, her iki ulusun orada konuşlandırılan subaylarıyla, NATO subayları katıldı. Yunan subayların ifadelerine göre, kutlama adeta olağanüstü bir atmosferde geçti” [22]

“İzmir’deki tören Yunan hükümeti tarafından ‘uygun bir telafi’ olarak değerlendirildi; Yunan Büyükelçisi, ‘İzmir’de katılan tüm kadroların, yol açılan haksızlığı telafi etmek için gösterdikleri iyi niyet ve dürüstlükten’ etkilendiğini açıkladı. Buna karşılık Yunan Başkonsolosu, maddi hasarların tazmin edilmesini ‘tatminkâr değil, ancak katlanılabilir’ olarak tanımladı; zira mağdurlar hasarlarının yalnızca küçük bir bölümünü geçerli saydırabilmiş, bunun da ancak bir kısmı tazmin
edilmişti.”[23]


DG: Özellikle iki ülke de yeni NATO üyesi olduğu için, Amerika’dan çok büyük bir baskı var, “tekrar bir şekilde dostluk kurun” diye ve büyük ihtimalle bu memnuniyette o baskının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü olaylardan sonra iki ülkeye bir mesaj iletiliyor ve iki mesajın içeriği aynı. Yunanistan ve Yunan hükümeti bu konuda tabii ki çok kızgın ve kendilerini mağdur olarak görüyorlar, ama Amerika için orada önemli olan, ‘aranızda ne olursa olsun düzeltin!’

ÖM: İstikrar.

DG: Evet istikrar, o yüzden aynı mesajın gitmesi özellikle Yunanlıları çok kızdırıyor.

ÖM: Bu noktada tabii, hasar ve tazminat meselesini bitirirken Rober Haddeciyan’ın insanın çok içine dokunan bir ifadesi var; “tazminata filan pek inanmadık” diye.

“Tazminat ödemeleri ya da benzeri şeylere itimadımız yok. Vakıfların mülkleri haczedilip satılıyor ve bizim, kendi paramız üzerinde hükmümüz yok. Tazminat ödemeleri hakkında kesin bir şey bilmiyorum. Biz hasar beyanında bulunmamıştık. Ama tanıdık çevrem içerisinde, aldığı tazminattan memnun olan kimseye rastlamadım. Bu ödemelerin gerçek gayesi uluslararası yankı idi. Demek isteniyordu ki: buraya bakın, haksızlığı telafi ettik. Fakat yine de memnun olmak gerekir; zira Devlet, samimi olmasa da teessüflerini dile getirmiştir. Halk böyle bir şeyi bekler, insan kendini daha iyi hisseder, bu azınlıkların tipik bir reaksiyon şeklidir. Resmî bir özür halen eksiktir, ama her acı da zamanla geçer.”[24]



ÖM: Şimdi de 6-7 Eylül olaylarının baş aktörlerine gelelim. Çok önemli tespitlerin yapıldığı yerler var kitabınızda.

DG: İsterseniz Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’inden (KTC) başlayalım. Genel olarak şunu söyleyebiliriz; olayların organizasyonunda KTC, öğrenci dernekleri, sendika, Demokrat Parti hükümeti ve parti üyeleri, bir de özellikle o dönemin milli istihbaratı, milli emniyet hizmetlerini, MAH diye kısaltılan kurumu görüyoruz. Bu bahsettiğim gruplar devlete yakın kurumlar. KTC’ye bakacak olursak, bu cemiyet olaylardan bir sene evvel kuruluyor ve daha 1950’lerin başında Türkiye, “bizim Kıbrıs gibi bir problemimiz yok” diye bir tavır içinde, Kıbrıs’a olan ilgisini göstermez. Kıbrıs o dönem İngiliz sömürgesi. Resmi söyleme bakacak olursanız, KTC öğrenci dernekleri tarafından kurulmuş deniyor, ama aslında bir sene evvel Ağustos ayında Londra Türk Büyükelçiliği’nden Ankara’ya bir mesaj var, “Türkiye’de böyle bir cemiyet kurulsun ve toplumda Kıbrıs’ın önemi anlatılsın.”

KTC’nin üyelerine baktığımızda, Hikmet Bil var, Orhan Birgit, Hüsamettin Canöztürk var. Hikmet Bil hem Hürriyet’te çalışıyor hem de Adnan Menderes’e yakın bir isim.

“6-7 Eylül hadiselerini sanıkların tertip ettiği iddia edilmektedir, sizin de bu hadise hakkında şahit sıfatı ile bilgileriniz varmış, ne biliyorsanız söyleyin.”


“Sonra kendisi otomobile biniyordu, gene ben 15-20 metre uzaktaydım, otomobile binerken Zafer açtı benim yanıma geldi “beyefendi sizi istiyor” dedi. Otomobile gittim, kendisi sağ kanatta oturuyordu, sol tarafa da beni oturttu. Bir virajla yukarıya çıkan yolda, hatta iyi hatırlıyorum pencereler açıktı, içeriye istida atanlar vardı, şikâyetler atanlar vardı. Oradan yukarıya doğru çıktık, Divan Yolu’ndan Beyazıt istikametinde otomobil yürümeye başladı. Nereye gittiğimiz bilmiyordum. Adnan Bey öndeki camı kapadı, ikimiz yalnızdık.”[25]

“Ben şahsen 6-7 Eylül hadiselerine bulunduğum mevki icabı karıştırılmış ve mahkemeye çıkarılmış, ondan sonra hapishane geçirmiş bir insanım. Dolayısıyla isteyerek veya istemeyerek bun kendi kendime sonradan muhakemesini yaptım ve neticelere vardım. Şöyle ki, 6-7 Eylül hadiseleri şahsi kanaatıma göre bir tertiptir. Yalnız şu hususu belirtmek isterim ki, bu tertip hadiselerin başlangıcında tertiptir, hadiselerin neticeleri bakımından, yani müessif 6-7 Eylül hadiselerinin neticesi bakımından tertip olduğuna inanmıyorum.” [26]

DG: Bir de Kamil Önal diye bir gazeteci var ki bunu sonra görüyoruz, kendisi Milli İstihbarat üyesi aslında, yani cemiyetin ilk kuruluş heyetinde bu isimler var ve 1955 Ağustos ayında bu cemiyetin tüm İstanbul’da şubeleri açılıyor 10-15 gün içinde.

ÖM: Mantar gibi bitiyor.

DG: Evet, sayı 20’ye çıkıyor ve ilginç olan bu şubelerin belirli bir üyesi hem KTC’ye üye, hem sendikaya üye. Hatta sendikanın en önemli heyetlerinde yer alan isimler aynı zamanda öğrenci derneklerine üye. Ve olaylar sırasında böyle bir kooperasyon var ve daha sonra görüyoruz, öğrenciler bu olaylar sırasında, ilk olarak Taksim’deki mitinglerde kullanılıyor, sendikalar aracılığıyla işçiler getiriliyor.”

“O gece Paşabahçe Firmasında gece vardiyasındaymış. İşe geldiğinde, iş arkadaşlarının orada olmadığını fark etmiş. Karşı kıyıda yer alan Yeniköy, Tarabya, Büyüktepe ve Yenimahalle gibi semtlere saldırmak için Avrupa yakasına geçtiklerini duymuş. Gece yarısından sonra işçiler ve ustalar teker teker fabrikaya dönmüşler. Hepsi çok kirli görünüyorlarmış ve çok ‘agresif’lermiş.” [27]

Ancak, İstanbul dışından da işçi getirildiği anlaşılıyordu.[28] Selimiye Kışlası’ndaki toplam 977 tutukludan yalnızca 273’ü İstanbul’dandı; diğerlerinin ikameti Sivas (145), Trabzon (117), Kastamonu (116), Erzincan (111) ve diğer kentlerdeydi.[29] Hatta Eskişehir’den, daha 5 Eylül 1955 günü, trenlerle polis nezaretinde İstanbul’a getirilen işçiler vardı.[30]

Sendika örgütlerinin yardımıyla, taşlar ve balta, manivela gibi bir kısım aletler de yıkım eylemleri için hazır hale getirilmişti. Örneğin, saldırgan gruplara dağıtılan yığınla bayrak, Tekstil Sanayii Sendikası tarafından sağlanmıştı.[31]

ÖM: Burada çok ilginç bir şey görünüyor aslında; hem hükümetin, hem devlet istihbarat teşkilatının, hem de gençlik örgütlerinin ve sendikaların içi içe bir faaliyet içinde oldukları net olarak görünüyor sizin kitabınızda.

DG: Fahri Çoker arşivinde de, milli emniyet tarafından anlatan bir fezleke var. Mesela tutuklananlar arasında Demokrat Parti üye sayısı da çok, işçi sayısı da çok, fakat 1955’in sonunda kurulan mahkemede bu fezleke kullandırılmıyor. Milli Emniyet’ten başka bir rapor geliyor, Komintern ve Komuniform, yani uluslararası komunizmin bu konuyla ilgili rolünün anlatılmadığı öne sürülüyor ve ikinci bir rapor geliyor Milli Emniyet’ten. Bu rapor da 50 sayfalık ve “Rusya, Türkiye ve Yunanistan’ın iyi giden ilişkilerini bozmak istediği için bu olayı tertip etmiştir’ diyor. Yani mahkemeye intikal eden rapor bir tek bu şekilde, böylece o dönem suçlular da beraat ediyor, çünkü KTC üyeleri de tutuklanıyor bu olaydan sonra. Fakat bunlar zaten göstermelik tutuklamalar, olaylardan sonra hemen kapatılıyor, komünistler suçlanıyor ve çoğu insan da beraat ediyor. Mesela Kamil Ünal’a bakacak olursak; Kamil Ünal MAH üyesi ve derneğe gelmeden evvel kendisi Lübnan’da Kürt ve Ermeni hareketlerini izlemekle görevli bir kişi. Mahkemelerde de daha sonra beraat ediyor, daha doğrusu şöyle bir rapor hazırlanıyor; “Kamil Önal, Lübnan’da iken komünist olmuş ve KTC’ye üye olduğu zaman artık Milli İstihbarat üyesi değil, komünistmiş ve bu nitelikle KTC’yi yönetmiş.”

ÖM: Çok inandırıcı olmayan gerekçeler bunlar aslında, hiç kimseyi inandırması beklenmiyordu herhalde?

MV: O dönemde inananlar ve inanmak isteyenler vardı.

ÖM: Biraz inanmak istemeye de bağlı.

DG: 1995 olaylarından 3-4 ay evvel, özellikle basında Rumlara karşı bir kampanya yürütülmeye başlanıyor, şöyle yazılar çıkıyor “bir Rum, dükkânına Türk bayrağını asmayı reddetti, onun için Türk komşusu ona çıkıştı” gibi haberler.

MV: Tüm gazetelerde aynı kalemden çıkmış gibi çıkıyordu haberler.

DG: İlginç olan Varlık Vergisi’nden evvel böyle bir durum yaşanmıştı, yine gazetelerde gayrimüslimlere karşı haberler çıkmıştı, hatta Ankara’ya çağırılan basın mensuplarına bu iletilmiştir; yani böyle böyle haberler çıksın diye. 1955 olaylarında da büyük bir ihtimalle böyle bir durum var; çünkü 1950’den 55’e kadar Demokrat Parti’nin hükümete gelmesinden sonra bir liberalleşme, azınlıklara daha hoş görülü davranma durumu var. Bu tabii ki onların seçmen olmasıyla da ilgili. Çünkü İstanbul’da o dönemde gayrimüslim seçmen 1/3 nüfus, bu büyük bir oran.

MV: Ve o zaman İstanbul’da seçimi kazanan bütün milletvekillerini çıkarıyor, yani İstanbul 30 milletvekili çıkarıyorsa, İstanbul’da bir oy fazla alsa 30 milletvekilinin tümünü kazanan parti çıkartıyor.

ÖM: Evet çoğunluk sistemi, bu çok önemli.

MV: O bakımdan azınlığın oy verdiği parti zaten İstanbul’da kazanacak, bu %100.

ÖM: 1954 seçimlerinde muazzam bir çoğunlukla gelmesinin temel nedenlerinden bir tanesi bu, herhangi bir parti, CHP filan yok oldu.

MV: O zaman %10 yok ama bu var.

ÖM: Ve bu çok müthiş bir sistem, yani bir oy farkla bütün milletvekilliklerini alabiliyorsun.

DG: Milli İstihbarat o dönem özellikle askeriyenin çok yoğun olduğu bir örgütleme tabii ki. Mesela olaylardan 3 gün evvel yeni bir dernek kuruluyor: İstanbul Talebeler Cemiyeti ve bu derneğin üye sayısı 3 kişi. Mürşit Yolgeçen diye birisi var, bu kişi Beyoğlu’nun çeşitli yerlerinde nutuk atıyor. Bu tabii ki ilginç, bu cemiyet bu olaylardan sadece üç gün evvel kuruldu ve ondan sonra yoktu, Mürşit Yolgeçen diğer üyeler gibi göstermelik olarak bile hapishaneye atılmıyor, kendisi askere alınıyor olaylardan hemen sonra. Göstermelik olsa bile KTC’nin üyeleri ve DP üyeleri hapse atılıyor. Fakat koşulları çok olumlu, akşam meyhaneye gidip rakı içiyorlar, hapishaneye tekrar geri dönüyorlar.

AH: Bir de para almaları söz konusu, ondan da bahsetsek...

“Davutpaşa’ya bin kadar tutuklu getirildi, ben bunları Beyazıt’ta teslim aldım, polisler getirdiler, Davutpaşa Hapishanesi’ne götürdüm, kapattım, sonra Muhafız Kumandanlığı’na yazdım. Bir müddet sonra bu şahıslar konuşmaya başladılar, hemen hemen hepsinin söyledikleri şuydu “biz Demokrat Parti’den emir alarak yaptık bu işi.” Bunların içinde bazı tanıdığım şahıslar var, Aksaray’dan Fatih semtinden, bu şahıslar yanlarında bir kaç adam götürebilecek tipte olan, elebaşı olabilecek tipte olan adamlar, 50 lira yevmiye aldıklarını söylediler. 10 lira yevmiye aldığını söyleyen de vardı. Çoluk çocuk da vardı, onlar hadise başladığı zaman katıldıklarını söylediler. Bu şahısları, Aksaray ve Fatih semtinin DP ileri gelenleri, ocak başkanları, vs. toplamış. Fatih ilçeyi idare edenleri hapishanede gayet iyi baktılar efendim, çok hediyeler getiriyorlardı. Bu elebaşı olan şahıslar DP Eminönü İlçe Teşkilatı’ndan Mustafa isimli bir şahıs vardı, bu hapishanede bir koğuşta, kendisine Fuat Köprülü’nün emir verdiğini söyledi. Fuat Köprülü ile beraber bir ziyafette çekilmiş resimlerini gösterdi, yeni çekilmiş resimlerdi bunlar. Bunları göstererek “bana hiç kimse bir şey yapamaz, ben DP’liyim, yarın öbür gün buradan tahliye olurum” diyordu. Fuat Köprülü’ye bir mektup yazdı ve derhal mahkemesi görüldü, derhal bu adam kısa zamanda tahliye edildi.”[32]


DG: KTC maddi olarak devletten destek alıyor, Hikmet Bil’le yaptığım röportajda kendisi tam aksine, onların dolaşıp Kıbrıs için para toplayıp hükümete aktardığını bana aktardı. Ama Fahri Çoker’in arşivinde bu gayet bariz, zaten devletin önerisi ile kurulduğu için maddi destek var tabii ki derneğe.

“Ben bir hafta on gün evvel Kıbrıs ve Londra’ya yaptığım bir seyahatten geri dönmüştüm. Kıbrıslıların maneviyatının iyi olduğunu söyledim. Liman lokantasında bir beyanat verdim ‘Biz bu cemiyeti zaten halkın malı olan Kıbrıs davasını devlete mal etmek için kurmuştuk. Görülüyor ki zaten mükemmelen benimsemişsiniz müsaade ederseniz bu cemiyeti fesh edelim’ dedim. ‘Yok, daha dursun, cemiyet bize lazım’ dedi. Ondan sonra Fatin Rüştü’den bir şifre aldığını söyledi, bu şifresinde ‘Fatin Rüştü, bugün Yunan delegesinin oturup kalktığı sandalyeyi şaşırdığını yazıyor’ dedi, ‘zaten Fatin Rüştü’nün vazifesi Konferans’ta Türk tezini savunmak, ondan sonra da konferansın torpillenmesidir’ dedi. ‘Biraz aktif olmamızı istiyor. Bu Lozan Konferansı’nın tadili meselesi olmuştur, bir yuvarlak masa konferansı meselesi olmuştu’r dedi. ‘Yarın öbür gün 12 adaları isteyen şiddetli bir nutuk söyleyeceğim’ dedi. ‘Arkadaşlarınıza bunu da söyleyiniz’ dedi. ‘Fatin Rüştü, avdet ettikten sonra Kıbrıs siyaseti hakkında yeni bir hattı hareket tayin edeceğiz. Eğer İstanbul’da olursam sizi İstanbul’a çağırır bildiririm, Ankara’daysam, Ankara’ya çağırır yine bildiririm’ dedi. Cemiyetimize ondan 3-5 ay evvel 5 bin liralık bir yardım yapmıştı, o yardıma teşekkür ettim. Bu konuşmadan tahmin edemezdim ki, ertesi günü 6-7 Eylül hadiseleri tertip edilmiş bulunduğunu ve İstanbul’un yakılıp yıkılacağını. 6-7 Eylül gecesi saat 8 sularında vilayete gitmiştim, hadiseler cereyan ediyordu. Aklımızdan geçen, radyoda halkı sükuna davet eden spotlar yayınlanıyordu, biz de KTC olarak bu hareketin çirkin bir hareket olduğunu belirten iki satırla yardım edelim diye düşünmüştük. Vilayete gittik, odaya girdiğimiz anı hatırlıyorum, Vali Bey süratli adımlarla ileri geri dolaşıyordu. Odanın köşesindeki telefondan Dr. Namık Gedik konuşmaktaydı. Hatırladığıma göre Ankara ile konuşmaktaydı, telefonda Mükerrem Saral’la konuşuyordu. Diyordu ki ‘sizin bildiğiniz gibi değil, şehir yandı yıkıldı, harap oldu’. Buradan istimla ediyorum ki, onların bildikleri bir şeyler vardı, bildiklerinin ötesine geçmiş, kantarın topu kaçmıştı.” [33]

ÖM: Fahri Çoker’in de bu yargılamaların yargıcı olduğunu hatırlatalım.

DG: Evet, olaylardan sonra üç tane askeri mahkeme kuruluyor, mahkemelerden biri olan Beyoğlu Mahkemesi’nde hakim, o yüzden bu fotoğraflar, tevkifler belgeler var. Mesela elinde bir fezleke var. Hapishaneye ajan sokuluyor KTC üyelerinden Hikmet Bil’in yanına. “Bizi buradan yakında çıkarmazlarsa, bunu Başvekil’in –Adnan Menderes- bize yaptırdığını söyleyeceğim” gibi tehditleri var. Bu mahkemeler 1957’lere kadar sürüyor. Dediğim gibi, aslında bunlar göstermelik mahkeme. Aslında ilginç olan bu olaylarla ilgili iki mahkeme var, biri 1955 mahkemeleri, bir de daha sonra 1960’da Yassıada mahkemeleri.

ÖM: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra olan. Tabii oraya da değinmemiz gerekiyor. Bu sözünü ettiğiniz askere alınan kişi sonradan Orhan Birgit’in söylediği gibi öldürülen, karanlık işlere karışan kişi o mu?

DG: Evet Mürşit Yolgeçen daha sonra öldürülmüş ama bu özellikle öğrencilerin rolü için güzel bir örnek, yani böyle bir derneğin kurulması. Sonuçta planlama dışında bu nutuktan da etkilenen halk var, bir de tabii Milli İstihbarat’ın diğer bir parçası Selanik’te Atatürk’ün evinde olan patlama. Çeşitli kaynaklardan bunu aslında Milli İstihbarat’ın yaptığına dair bilgiler var..

AH: Artık pek şüphe yok galiba bu bombalama olayının Milli İstihbarat tarafından yapıldığına dair?

DG: Kaynaklarda, mesela bir Amerikan üst düzey Türk bürokratının, kendisinin bunu Milli İstihbarat’ın yaptırdığını açıkladığı yer alıyor. Tüm arşivlerde aslında olan bir haber bu.

ÖM: İsim de veriliyor galiba?

DG: Oktay Engin’in adı geçiyor. Kendisiyle yapılan röportajlarda buna itiraz ediyor, böyle bir olayın olmadığını söylüyor ama genelde arşivlerde Oktay Engin ismi veriliyor. Kendisi hukuk öğrencisi, Türkiye’den burs alıyor ve...

MV: Ailesi eski Gülümcineli, burs alarak Selanik Üniversitesi’nde okuyor ama aynı zamanda oradaki Türk Konsonlosluğu’nda iş görüyor, bursunu alıyor ve bombayı bizzat kendisi koyuyor...


(7 Eylül 2005 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

Yazıda kullanılan fotoğrafların tümü Tümgeneral Fahri Çoker arşivine aittir.

[1] Gece Postası, 07.09.1955; Hürriyet, 07.09.1955; Cumhuriyet, 07.09.1955; Son Saat, 07.09.1955.
[2] Milliyet, 07.09.1955.
[3] Dokdakis Donios ile mülakat, 12.10.2001.
[4] Şükrü İ. ile mülakat, 04.12.2001.
[5] AA PA 264 Türkiye 205-00/92.42, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 20.09.1955; Tsoukatou, Septembriana 1955: E Nichta Ton Kristallon Tou Ellenismou Tes Poles, s. 81.
[6] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri, Tanık Berkan Tümerkan, Polis memuru, s. 260.
[7] TBMM ZC, Devre 10, İçtima 1, Cilt 7, 8. İnikat, 12.09.1955.
[8] Yukarida beilrtilen kaynak.
[9] AESF, Fahri Çoker Dosyası, Rapor, K Şubesi Müdürü Tuğgeneral (Hâkim) Şevket Mutlugil, 22.11.1955.
[10] Gündüz G. ile mülakat, 12.05.2002.
[11] AA PA 270 Türkiye 211-00/92.42, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 13.09.1955.
[12] NARA 882.413/9-2755, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 27.09.1955.
[13] “Şişli mezarlığında, Yunanistan Merkez Bankası müdürünün bir ay önce ölen amcası Nicolas Eliasco’nun tabutu açılmış ve ceset bıçaklanmıştır.” ; NARA 782.00/9-1255, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 12.09.1955.
[14] Anastasis Gordanoglou ile mülakat, 26.09.2001.
[15] Ulus, 16.09.1955.
[16] AA PA 264 Türkiye 205-00/92.42, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 14.09.1955.
[17] Hürriyet, 16.09.1955; Son Saat, 20.09.1955; Akşam, 22.09.1955.
[18] CADN B Seri C 26, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 05.11.1955.
[19] AA PA 270 Türkiye 211-00/92.42, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 06.10.1955.
[20] AA PA 265 Türkiye 205-00/ 92.42, Ankara Büyükelçiliği Raporu, 20.09.1955.
[21] Vatan, 11.09.1955.
[22] AA PA 270 Türkiye 211-00/92.42, Ankara Büyükelçiliği Raporu, 25.10.1955.
[23] AA PA 270 Türkiye 205-00/92.42, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 11.01.1955.
[24] Rober Haddeler (Haddeciyan) ile mülakat, 20.03.2002.
[25] Hürriyet Muharriri KıbrısTürk’tür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil
[26] KıbrısTürk’tür Cemiyeti Başkan Vekili Hüsamettin Canöztürk
[27] Tsoukatou, Septembriana 1955: E Nichta Ton Kristallon Tou Ellenismou Tes Poles, s. 90.
[28] Chrestide, Ta Septembriana, Konstantinoupole kai Smyrne 1955, s. 352, s. 163.
[29] AESF, Fahri Çoker Dosyası, Rapor, K Şubesi Müdürü Tuğgeneral (Hâkim) Şevket Mutlugil, 22.11.1955.
[30] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri, Tanık Halim Sait Kayalı, s. 385
[31] NARA 782.00/1-2155, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 01.12.1955.
[32] Yassıada mahkeme tutanaklarından, Davutpaşa Muhafiz Kumandanı Asteğmen Necip Bozkır
[33] Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil’le mülakat


III. Bölüm

6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z


3. bölümü siteden takip etmek için bknz

6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z


Ömer Madra: Olaylar bu şekilde başladı, bir hayli iç içe geçmiş halkalar halinde, düzenlendiği, planlandığı adamakıllı ortada. Hem Başbakan Adnan Menderes hem de Cumhurbaşkanı Celal Bayar olayların başladığı gün İstanbul’dalar aslında değil mi?


Hükümet liderlerinin büyük oranda saldırıların hazırlanmasında payı olduğuna dair yürütülen tahminler, özellikle bu kişilerin saldırıların başında vermiş oldukları tepkiye de dayandırılmaktadır. 6 Eylül 1955 akşamı Adnan Menderes ve Celal Bayar, Ankara’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldılar. 6/7 Eylül’deki olaylar daha akşam 19.00’da, yıkıcı niteliğini ortaya koymuştu; hatta Menderes, eylemleri Taksim Meydanında arabasının içinden izlemişti.[1] Yine de iki devlet adamı, herhangi bir müdahalede bulunmadan, Ankara yolculuklarına devam ettiler.[2]


Dilek Güven: Daha sonra olaylar çok fazla genişleyince Ankara yolundan geri dönülüyor İstanbul’a. Orada ilginç bir durum var, mesela tutuklu Demokrat Parti üyeleri “bize ‘sadece İstiklal Caddesi’nde bir kaç Rum’un dükkânının camını aşağı indireceğiz ve başka bir şey olmayacak’ dendi” diyorlar. Yani burada farklı devlet katmanlarını bir arada görüyoruz ve burada birbirinden habersiz çalışan mekanizmalar da var.

“İstanbul Eski Levazım Müdürü İsmail Tançelik 6-7 Eylül hadiseleri hakkında bildiklerini şöyle anlattı:

‘Efendim müsaade buyurursanız, sene 1955, Eylül’ün 7inci günü, saat 14.30 raddelerinde, Vali Konağı’na gittim. Bir gün evvelki hadiselerden dolayı konakta herhangi bir zarar tevellüt edip etmediğini sordum. Bunları takiben dışarıya çıktık. Gökay(İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay) çok yorgundu, bitkin bir durumu vardı ve hiç konuşmuyordu. Tam Karaköy Meydanı’nda iken trafik dolayısıyla araba durdu, solda nazarı dikkatimi celbeden bir husus oldu. İki otomobil devrilmiş vaziyette, yani altı üstüne gelmiş ve tahrip edilmiş vaziyette duruyordu, arabaların birisinin rengi mavi idi. Döndüm Gökay’a dedim ki ‘beyefendi görüyor musunuz, ne yazık dedim’ Gökay, o yorgunluğun içinde olan o zat birdenbire canlandı, dışarıya baktı ve bana hitaben .......ler (kayıtlarda burası sansürlenmiş), tertiplediler, yaktılar, yıktılar ve şimdi de kurban arıyorlar’ dedi.”[3]

DG: Hükümet belki bu derecede olacağından haberdar değildi, fakat devletin bazı başka organlarının bundan haberdar olmuş olma ihtimalleri yüksek. Çünkü sonuçta 30-40 kişilik bu kadar grubu İstanbul’un her tarafına dağıtırsanız ve belirli yerler işaretlenirse, olayların bu çapta olabileceği tahmin edilebilir.

“Hadise sırasında Başvekalet Emir Subayı bulunan Binbaşı Hayrettin Sümer’in dinlenmesine geçildi: “Hadisenin nasıl cereyan ettiğini öğrenmek için konuşmalar yaptım. ...’nun orada bulunan arkadaşlara şunu söylediğini duydum ‘yapın dedik, yapın dediysek, böyle mi olsun dedik’ şeklinde. Türk milletine vur dersen öldürür zaten.” [4]

DG: O zaman olayların nedenine geleceğiz, bu azınlıkları göçe sevk etmek veya bir ulus kurduktan sonra azınlıklara geliştirilen politikaların devamı olarak görülürse 6-7 Eylül olayları, belki orada biraz daha tahribatın büyüklüğüne açıklık getirebiliriz diye düşünüyorum. Olayı sadece Rumlara karşı veya Kıbrıs politikası nedeniyle yapılmış bir hareket olarak göremiyoruz.

ÖM: Bu da kitabınızdan çıkan önemli tespitlerden bir tanesi. Yani birdenbire Kıbrıs’taki olayların gelişmesine karşı duyulan ani bir galeyan sonunda değil, genel bir kitabın temel tezlerinden biri olan, tarihi epey gerilere kadar götürüp daha saf, gayrimüslimlerden arındırılmış bir ülke yaratma çabasının da bir uzantısı olduğu sonucu çıkıyor.

DG: Osmanlı Devleti’nden sonra veya 1918 Lozan veya Paris anlaşmalarından sonra, sadece aslında Türkiye değil bir çok ülkede, homojen ulus devletler kurulmaya çalışıldı. Fakat çok uluslu imparatorluklardan dağılmış ülkeler için bu aslında imkânsız bir şey. Yani bu sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını alan T.C. değil, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veya Rusya için de geçerli. Bu ülkeler kurulduğu zaman genelde sadece belirli bir grup kendini devlet olarak görüyor, diğer insanları da azınlık olarak görüyor. 1920’den evvel Bulgarların, Sırpların veya Yunanlıların bir devlet kurmuş olması, 1920’den sonra da tekrar kendi devletleri içinde azınlıklara bir tehdit olarak algılanmaya başlandı. T.C.’de de “acaba herhangi bir şekilde bu azınlıklar başka bir ülke ile işbirliği yapıp devlete karşı bir hainlik yapabilirler mi?” endişesi vardı. 1920’den evvel kendi açılarından bakılacak olursa, bunun için gerekçeleri olmuş olsa bile 1920’den sonra aslında bu durum için bir sebep yok, fakat devlet elitinde o paranoya devam ediyor. Özellikle 1940’lardan kalma bir rapor var elimizde, bu raporda “Anadolu’da artık gayrimüslimler azaldı, Rumlar yok, fakat özellikle İstanbul’da Rumların oranı çok yüksek ve Yunanistan’la bir kooperasyon yapabilirler, bir şekilde işbirliğine girilebilir” diye söylüyor. “Onların sayısı azaltılmalı” diye bir rapor var elimizde. Aynı şey Ermeniler için de söyleniyor fakat özellikle Rumlar daha büyük tehlike olarak görülüyor, bir de Patrikhane de olduğu için tabii daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. Bu oranlara göre devletin veya devlet elitinin bir politikası var ve bu Demokrat Parti döneminde de değişmiyor.

Avi Haligua: Azınlıkların, Adnan Menderes’in iktidara gelişinde az önce de bahsedildiği gibi ciddi bir payı var, CHP’den büyük bir korku vardı azınlıklarda. CHP’nin daha önce uyguladığı bazı politikalar dolayısıyla.

DG: Bir de CHP’nin 1920’lerden beri bir politikası var, 20’lerde dilin Türkçeleştirilmesi, zorunlu dil olarak kılınması, “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları, azınlıklara olan baskılar ve tabii ki ekonominin Türkleşmesi. Mesela çok ilginçtir, 1934 Trakya olayları var, yani Yahudilerin Çanakkale ve etrafından İstanbul’a göç ettirilmesi, 6-7 Eylül’le çok benzerlikleri vardır. Yahudilerin dükkânları yağmalanıyor ve kendi isteği ile göç ediyor İstanbul’a Yahudiler. 1929 ile 34 arasında Anadolu’da yaşayan Ermeniler var ve Amerikan raporlarına birden şöyle haberler geliyor, “buradaki Ermeniler Suriye’ye göç ediyor, neden?” diye soruluyor. Buna mecbur eden bir inisiyatif mi var? Genelde “hayır” deniyor fakat orada da mesela köylerde ajanlar gönderilip gitmelerinin daha iyi olduğu telkin ediliyor. Veya Sivas’taki Ermenilerin Sivas sınırlarından çıkması yasaklanıyor ve böylece ticaret yapan Ermeniler ticaretlerini devam ettiremedikleri için göç etmek zorunda kalıyorlar. Direk olarak göç edin diye bir teşvik yok, fakat bazı enstrümanlar var bunu yapabilmek için. O köylere 1930’ların başında göçmen yerleştiriliyor Bulgaristan’dan. Fakat Ermeniler Anadolu’da göçmenlerle de iyi anlaşınca trene bindirilip İstanbul’a geçirtiliyor. Gerçekten gayrimüslimleri büyük şehirlerde veya en son İstanbul’da toplama mekanizması var. 1955 olaylarından sonra da İstanbul’dan da göç ettirme politikası var, çünkü 1955’den sonra da göç dalgaları yaşanıyor. Mesela 1955-56’da sadece Rumlardan 5 bin kişi ayrılıyor İstanbul’dan, bu oranda da geç nüfus çok fazla. 1955-63 arasında 70 bin Hıristiyan ayrılıyor Türkiye’den.

Saldırıların hemen akabinde, gayrimüslimler sıkça sözlü olarak da taciz edildiler.[5] Çanakkale’deki anti-semitist bildiriler, İstanbul’daki Yahudilerin evlerine ‘gamalı haç’ların çizilmesi ve 1955 yılının Kasım ayında yeni anti-semitist yayınların[6] çıkması, Hahambaşı Rafael Saban’ın İstanbul Valisi’ni resmî düzeyde protesto etmesine dahi neden oldu.[7]

DG: Bir de tabii ki 20’lerde, 30’larda söz ettiğimiz ekonomiyi Türkleştirme olayı 1950’lerde de devam ediyor. Ticaret Odası’nın idare meclisine baktığımızda 1955’de %10 gayrimüslim, olaylardan sonra 62’de %6’ya düşüyor. 1965’te %4 ve 62’de %6’lık oranda da Rum ve Ermeniler yok artık Ticaret Odası’nda. Yahudiler de en az korkulan veya en az tehditkâr olan gruptur. Yani devlette böyle bir oran belirtisi var, hem yoğunluk, hem de bir azınlık ne kadar tehditkâr olarak hissediliyor olabilir diye. Burada olaylardan dolayı hem göç ettirme hem de ekonomiyi Türkleştirme çabasını görüyoruz. Hemen olaylardan sonra gayrimüslimlerin çektikleri paralar dışarıya transfer ettirilmiyor, bunu haber yapan gazeteler de polis takibine alınıyor. Yani burada amaç, evet gayrimüslimler evlerini, dükkânlarını ellerinden çıkartsınlar fakat para burada kalsın. Ancak belirli bir süre sonra paranın çıkmasına izin veriliyor, hatta raporlarda da belirtiliyor, hemen olaylardan 2-3 hafta sonra bir sürü dükkânı el değiştirmiş olarak görüyoruz. Çünkü bundan 10 sene evvel bir Varlık Vergisi yaşanmış, 6-7 Eylül olayları da azınlıklar tarafından son darbe olarak görülüyor.



ÖM: Burada bir de çok önemle üstünde durulan bir konu da şu; Geleneksel İngiliz parmağı meselesi yine karşımıza çıkıyor burada. Çok büyük baskı yaptıkları da biliniyor Kıbrıs’la ilgili Londra konferansı sırasında. Bu İngiliz meselesi nedir?

DG: Türkiye’nin özellikle tarihle yüzleşmesinde bu dış mihraklar hep önemlidir ve ne yazık ki olaylar hep bu bağlamda görünür. Ama bu olaylarda da gerçekten bir dış devletin parmağı da var. Sizin söylediğiniz gibi olaylar çıkmadan bir sene evvel 1954’te İngiliz Büyükelçiliği’nden Atina’dan, İngiltere Dışişleri’ne bir mektup gidiyor, o mektupta da “Yunanlılarla Türklerin arası bu ara çok iyi gidiyor, ama aslında Atatürk’ün doğduğu evde herhangi bir şey olsa, bu sadece bir slogan yazma veya bir graffiti bile olsa ortalık karışır” diye bir rapor gidiyor. Çok ilginçtir ki, bir sene sonra gerçekten de 6-7 Eylül olaylarının başlamasında böyle bir gerekçe var. 1950’lerin başında Türkiye Kıbrıs konusuda pasif, Kıbrıs İngiltere’nin sömürgesi ve Rumlar tarafından silahlı saldırı var İngilizlere, çünkü Kıbrıs’ta Rum kesim, Enosis, Yunanistan’la birleşme istiyor. İngiliz Dışişleri arşivindeki raporlarda, özellikle, “acaba Türkleri bu konudaki pasifliğinden nasıl kurtarabiliriz?” diye bir cümle bile var. “Olay daha fazla Türkiye ve Yunanistan arasında bir sorun olarak da yansır ve İngiltere-Yunanistan arasında bir sorun olarak görülmez” diye mektuplaşmalar görüyoruz. Çünkü Kıbrıs’ta da bir Türk azınlık var, o yüzden Türkiye’nin Kıbrıs meselesini daha fazla sahiplenmesi gerektiği düşünülüyor İngiltere’de. Bu vesile ile Londra Konferansı yapılıyor. Olaylardan 15 gün evvel, ilk defa üç ülke bir araya geliyor, Ağustos 1955’te Kıbrıs konusunda uluslararası bir konferansta. Hatta Yunan diplomatlar daha sonra bunu yaptıklarına çok pişman oluyorlar, yani bu konferansla birlikte Türkiye ilk defa uluslararası platformda Kıbrıs’a sahip çıkar konumuna geliyor. İngiliz politikacılarının anılarına baktığımızda, bu Londra Konferansı sadece Türkiye’yi bu işin içine çekebilmek için yapılmıştır. Yani Kıbrıs sorununa bir çözüm getirmek için değil. Yunanistan bir ay sonra Ekim’in başında Kıbrıs mevzusunu BM’ye götürmek istiyor. BM’de bu olay konu haline geldiği zaman, bu uluslararası bir mesele haline gelecektir demektir ve İngiltere’nin hedefi bunu önlemek. Özellikle Yunanistan Amerika’dan da bu konuda destek alıyor ve olaylardan daha evvel İngiliz arşivlerinden, İngiliz diplomatlarından şunu da öğreniyoruz; “Türkiye’de Rumlara karşı bir kaç olay çıksa bizim için ne kadar olumlu olur” veya “Kıbrıs’ta Türkler var ama Türklerin elinde de Rum azınlık var’” gibi söylemler var. Olaylardan sonra da İngiliz Dışişleri’nde bir parti havası var, “göze göz, dişe diş” lafı geçiyor, nasıl Rumlar bize saldırıyorsa, Türkler de işte oradaki Rumlara saldırıyor diye. Burada büyük bir ihtimalle İngiltere’nin Menderes ve Zorlu’ya, özellikle konferans sırasında Zorlu’ya “mümkün olduğu kadar Yunanlılara çok sert bir çıkış yapın!” telkini vardır. Hatta Yunanlılar o konferansta çok şaşırır, bugüne kadar bu kadar ılımlı olan Türk hükümeti nasıl olur da konferansta bu kadar sert olabiliyor diye, “Kıbrıs olayı çözülmezse Lozan Anlaşması’nı da biz bir şekilde bozarız” gibi bir söz kullanabiliyor Zorlu.

AH: Adnan Menderes de galiba, “artık Lozan’ın zamanı geçmeye başladı, Kıbrıs, vs.” diye ilerleyebileceğini söylüyordu yanlış hatırlamıyorsam.

DG: Bir gün evvel de Liman Lkantası’nda var. Gerçekten olaylardan sonra Amerika Yunanistan’ı desteklemiyor, hatta bu işlerle ilgilenen İngiliz diplomatlardan, Amerika’dan tekrar haberler geliyor, “tebrikler, başardık, Amerika Yunanistan’ı desteklemiyor”. Yani bu konuda bir şekilde İngiltere hükümetinden bir baskı, bir telkin olabilir diye düşünebiliriz.

ÖM: İngiliz parmağını yok saymak hiçbir uluslararası gelişmede kolay değil bilebildiğimiz kadarıyla. Bir de Fatih Rüştü Zorlu’nun bir gizli genelgesi var, hatta Hikmet Bil anlatıyor galiba?

DG: Genelge değil telgraf.

ÖM: Evet pardon öyle.


DG: Bu Londra’dan gelen uzun bir telgraf, sonu da mealen şöyle bitiyor “biz burada elimizden geleni yapıyoruz, fakat Türkiye kamuoyundan gelecek bir destek, bizim işimize yarar.” Daha sonra da bu telgraf olayların başlangıcı olarak nitelendirildi çünkü Hikmet Bil ile Adnan Menderes arasında arabada bir konuşma var olaylardan bir gün evvel. Bu da Fahri Çoker’in raporlarında geçiyor; Menderes “Zorlu’dan böyle bir telgraf aldım, bir şey organize edilse iyi olur” gibi bir mesaj veriyor Hikmet Bil’e.

ÖM: Yani Dışişleri Bakanı gizli bir telgrafı basına iletiyor bir şekilde. Başbakan, Dışişleri Bakanı Zorlu’dan gelen gizli bir telgrafı Hürriyet gibi bir gazetenin muhabiri olan Hikmet Bil’e iletiyor.

DG: Bir de Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin başkanı tabii ki. Başta konuştuğumuz gibi sadece İngiltere’nin rolüyle bu olayları açıklayamayız, çünkü bir tanığın da dediği gibi devlet Ermeni, Rum ve Yahudi dükkânları arasında bir ayırım yapabilirdi isteseydi, bu sadece Kıbrıs sorunu ile ilgili olsaydı ama yapmadı.

ÖM: Daha sonraki yargılamalarda, Beyoğlu Mahkemeleri’ni kastetmiyorum ama Yassıada’da, bu iş tamamen Milli İstihbarat Teşkilatı ve devletin derin kısımları denebilecek şeylerden ayırt edilip, doğrudan doğruya Demokrat Parti’nin, ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’in, hazır intihar da etmiş olduğu için, üzerine yıkılmaya çok elverişli de bir konuma geliyor.

AH: Hükümet de aslında bunu yapıyor, intihar etmiş olduğu için bütün hükümet de Namık Gedik’in bu işten daha sorumlu olduğunu söylüyor.

ÖM: Ama esas itibariyle diğer bağlantılarından tamamen arındırılmış olduğu görülüyor Yassıada Mahkemeleri’nde iş Adnan Menderes’in üzerine kalıyor gibi bir durum oluyor.

DG: Bu olay ilginçtir, 1955 mahkemelerinde de, 1960 mahkemelerinde de bu 6-7 Eylül olayları tematize edilir. Fakat her iki mahkemenin de amacı olaylara gerçekten açıklık getirmek veya gayrimüslimlere yapılmış bir adaletsizliği yok etmek değildir. 1955-56 mahkemeleri göstermelik, semboliktir ve orada da olay sadece KTC üzerine atılır ve beraatla sonuçlanır.

“1960 Mayıs’ındaki askerî darbeden sonra, Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Bakan Köprülü, diğer suçlamaların yanı sıra, 6 Eylül 1955’teki olaylar nedeniyle de, Yassıada’daki askerî mahkemede yargılandılar. 6 Eylül 1955 ile ilgili davada, yukarıda adı geçen siyasetçiler, Rumların Türk vatandaşı olarak Anayasa tarafından güvence altına alınmış olan temel haklarını çiğnemek ve Türk yurttaşlarını gösteri ve şiddet olaylarına teşvik etmekle suçlandılar.[8] İzmir Valisi Hadımlı, İstanbul Valisi Gökay ve Emniyet Müdürü Alaaddin Eriş, şiddet olaylarının engellenmesi için gerekli önlemlerin alınmadığı gerekçesiyle suçlandılar.[9] Selanik Başkonsolosu Mehmet Ali Balin ve vekili Mehmet Ali Tekinalp, üniversite öğrencisi Oktay Engin ve konsolosluğun bekçisi Hasan Uçar, bomba temin etmek ve Selanik’teki Başkonsolosluğun bahçesinde patlamaya neden olmakla suçlandılar.[10] Mahkeme Bayar, Menderes ve Zorlu’nun suçlu olduğuna hükmederken, Köprülü, Balin, Tekinalp ve Engin’i suçsuz buldu. Gökay ve Eriş’in suçları ise zaman aşımına uğramıştı.”[11]


DG: 1960’ta ise KCT’nin ve Milli İstihbaratın rolü hiç dikkate alınmaz ve sadece DP’nin üzerine yıkılmaya çalışılır, onun da sebebi, tabii ki o dönemki askeri yönetimi meşrulaştırmak ve o olayları sadece Menderes’in yaptığını söylemek. Şunu da görmek gerekiyor ki, o dönemin askeriyesi, o dönemin hakimleri de 1954-55’te Milli İstihbarat’ın bir parçası. Menderes 1960’ta bir kaç defa Milli İstihbarat’ın üyelerinin gelip konuşmasını istiyor ve bu sürekli reddediliyor, neden olarak da 1955 mahkemelerinde Milli İstihbarat’ın suçsuz olduğu gözlemlenmiş ve belirtilmiş, o yüzden gerek görülmüyor.

“Böylece Yassıada’daki duruşmalarda Demokrat Parti üyeleri, saldırıların organize edilmesi ve uygulanmasının tek sorumluları olarak gösterildiler. Sonuç olarak, İstanbul ve Yassıada’daki duruşmalar 6/7 Eylül Olaylarını aydınlatmaya değil, 1955 ve 1960 yıllarındaki siyasi rejimleri meşrulaştırmaya ve haklı çıkarmaya hizmet etti.” 11


AH: O zamanki devlet radyosundan da yayınlanan programlar da tastamam bu temaya sadık kalıyorlar, sürekli olarak hükümetin ne kadar ağır bir suçu olduğunu anlatacak şekilde tanımlanmış bir senaryoya uygun gidiyor.

“Burası Türkiye Radyo Yayın Postaları. Değerli dinleyiciler, Yassıada Saati’ni açıyoruz.”

“6-7 Eylül faciasının rejisör ve aktörlerini fazla uzaklarda aramaya lüzum yok değil mi aziz dinleyiciler? Geceniz hayırlı olsun...”[12]

ÖM: Bir de kafalarda bir anlamda biraz muğlak olan bir başka konu da var, 6-7 Eylül o kadar travmatik bir olaydı ki, o gün 1955’te, bundan 50 yıl önce Türkiye’nin İstanbul ve diğer büyük şehirlerinde yapılan saldırı, yağma, talan, ne derseniz deyin onların üzerine azınlıklar ve özellikle de tabi Rumlar göç etti diye akılda kalır. Ama bu 6-7 Eylül’le değildir, asıl büyük göç...


MB: 6-7 Eylül belki göçe başlangıç olmamıştır ama İstanbul’da yaşayan Rumların düşünme şeklini değiştirmiştir. O güne kadar istikballerinin İstanbul’da olduğuna inananlar, yatırımlarını burada yapan, çocuklarının geleceğini bu kentte düşünen kişiler, artık bu kentte kendilerine yaşam olmadığına inanmış ve hemen çekip gitmemişler ama çocukları için bir geleceği Türkiye dışında düşünmeye başlamışlardır. Çocuklarını Yunan üniversitelerine yollamaya başlamışlardır. Orada kendilerine iş sağlamaya başlamıştır. Bir gayrimenkul alınacaksa bunu Türkiye’de alacağına Yunanistan’da Atina’da almaya başlamıştır. İşlerini geliştirmemişlerdir, işten para çekerek, kendilerine Türk ortak alarak ve müesseselerini, işlerini küçülterek yurtdışında iş yapma düşüncesine sahip olmuşlardır.

ÖM: Bir güven buhranı, bunalımı.

MB: Tabii ki bu konuda haksız çıkmamışlardır, doğru düşündükleri çıkmıştır, çünkü 64 yılında, 65 başlarında olaylar ortaya çıktı.

ÖM: Yine Kıbrıs.


MB: Evet Kıbrıs bahanesiyle, Türkiye’den ilk olarak Yunan tebaalı 12 bin kişi 48 saat içerisinde, ellerinde bir tek 25 kiloluk bavulla ülkeyi terk etme emri almıştır.

ÖM: Para da çok sınırlı miktarda çıkarabiliyorlar galiba?

MB: Hiç para çıkaramıyorlar. O zaman hatırlamıyorum, çok az bir para, 50 dolar mı ne.

DG: 20 dolar gibi.

MB: Evet öyle. Bu adamlar tabii Yunan tebaalı olduğu halde Yunanistan’ı çoğunlukla ömründe görmemiş, Türkiye’de doğmuş, büyümüş kişilerdir. Aile efradı Türk tebaalıydı, 12 bin kişi yurtdışına çıkınca karılarını, çocuklarını almakla yalnız İstanbul’un 80 bin kişilik Rum nüfusu bir kaç ay içerisinde 30 bine düşmüş oldu. 12 bin kişi yurt dışı edildi, her biri 3’er kişi toplasa 48 bin kişi eder zaten, meydana. Okuldaki istatistikler incelendiğinde bu belli oluyor, öğrenci sayıları büyük bir düşüş gösteriyor. 6-7 Eylül olayları buna kapıya açmış oluyor, çorap söküğü oluyor. 64’te olaylar başlıyor. Halbuki 6-7 Eylül olaylarının hemen ertesinde Patrikhane’nin özellikle, Patrik Athenagoras’ın konuşması bunun tam tersi yönündeydi. Athenagoras, “Harabelerin içinden alacağımız malzeme ile bu harabelerin üstünde istikbalimizi yeniden kuralım, bu yolda çalışalım” diye moral vermiştir. Bu arada tabii, özellikle belki de işbirlikçi durumunda olan bazı haftalık gazeteler “Bize, Madagaskar olsun, bir yer gösterin, çekip gidelim” diye halkı göç etmeye telkin edenler olmuştur ama Rum halkı o dönemde gitmemiştir, gidenler çok azdı, belki 10’larla sayılacak kadardı. Ama dediğim gibi 65 yılında...

ÖM: Kanun değişti değil mi zaten orada 65 yılında?

MB: Atatürk ve Venizelos arasında 1934 yılında imzalanmış bir anlaşma vardı, Yunan tebaalılar burada rahat kalabiliyordu, Yunanistan’da da Türk tebaalılar kalıyordu, ama Yunanistan’da pek Türk tebaalı yoktu, az kişiydiler. Bu her 10 senede bir –müddetini tam bilmiyorum- otomatikman ertelenen ve yürürlüğü devam eden bir anlaşmaydı. 64 yılı gelince İsmet Paşa hükümeti vardı, İsmet İnönü “ben bunu kaldırıyorum, bu anlaşma bitmiştir, yenilenmeyecektir” diye karar verdi.

ÖM: Tek taraflı değil mi, fesih?

MB: Tek taraflı. Yalnız onun da bitmesini beklemeden çok önemli konumda Rum işadamlarının özellikle, mesela Vehbi Koç’un ortağı vardı, onları milli çıkarlara aykırı hareket etmekle suçlayarak yurt dışı etti, geri kalanın da ikamet tezkeresini yenilemedi ve otomatikman çıkmaya zorladı.

AH: Peki bu ortaklıkların tazminatı verildi herhalde?

MB: Hiçbir tazminat verilmedi, aksine maliye araya girdi “madem ki siz yurt dışına sürülüyorsunuz, benim sizden alacağım olabilir” dedi. İş yılı ortasıdır, haciz kondu, ihtiyati haciz kondu ve gayri menkullere satış yasağı getirildi. Ölüm halinde miras yasağı getirildi ve bankalardaki nakte de alış yasağı getirildi. Ufak bir miktar her ay çekmelerine izin verildi buradaki aile efradının. Ondan sonra biliyorsunuz Türkiye’de büyük bir enflasyon dönemi yaşandı, zaten o dönemde, düşünün 1964 yılındaki 3-5 milyon TL’yi düşünün, bir kaç sene sonra bu paralar bir kibrit kutusu almaya yetmeyecek duruma geldi. Menkuller bu şekilde yok oldu, gayri menkuller ise satılamadan adamlar çekti gitti. Bugün bile Taksim’den Tarlabaşı’na doğru inerken soldaki binalar yıkıldı, istimlake uğradı zaten, onların %90’ı Rumlara aitti, kimse herhangi bir tazminat alamadı. Sağdaki kaldırımdan Dolapdere’ye kadar inen yollarda, o yokuşlarda olan evlerin de büyük bir kısmı Rum evleridir, bugün hâlâ Rum ismi ile tapuya kayıtlıdır, ama Anadolu’dan gelen kişiler orayı işgal etmiştir, orada oturmaktadır. Tabii oraları mahvolmuş durumdadır. Geçenlerde bizim gazeteci bir meslektaş oradan geçerken başına tuğla düşmüş ve öldü adam.

ÖM: 6-7 Eylül olaylarına giden yolda belirtilen bir hedeften bahsediliyordu, İstanbul’un fethinin 500. yılında, yani 1953 yılında bir tek Rum bile bırakılmaması. Bu Rıdvan Akar’ın kitabında belirtiliyordu galiba, bu tam başarıya ulaşamadı, biraz önce Mihail Bey’in söylediği gibi tohumları atılmış olan hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne olan büyük bir güvensizlik oluşmuş, güven sarsılmış, başka bir geleceğe bakış tasavvuru belirmiş ama buna rağmen de bir göç olmamış. Ama asıl ondan sonra da anlaşmanın 1964’te iskân ticaret ve gemi ulaşımı anlaşmasının tek taraflı feshi ile birlikte, yani Yunan vatandaşlarının oturma ve çalışma izinlerini düzenlemekte olan anlaşmanın tek taraflı feshi ile bu işin arkası çorap söküğü gibi gelmiş denebilir. Nasıl değerlendiriyoruz?


DG: 1955 olaylarından sonra göç oldu tabii ki ama asıl göç, özellikle Rumlarda 1964’ten sonra oldu. 1955 olayları büyük ihtimalle yeteri derecede korku ve tehdit olarak algılanmadı veya Mihail Bey’in dediği gibi hem Patrikhane’den hem de buradaki Yunan Konsolosluğu’ndan da telkinler var, hatta “Yunanistan’a göç edip geri gelen insanlar, cemaatte gösterilsin” diye raporlarda yazışmalar var. Yunanistan’ın durumunun kötü olduğu ve oraya gidildiği zaman hiç de insanın ekonomik bakımdan daha iyi olmadığını gösteren veya bunun gösterilmesi gerektiği söyleniyor topluma. Fakat 1964 anlaşması ile tabii ki mecbur tutuldular ve böylece gerçekten bugün sadece 2 bin kişilik bir cemaat kaldı Rum toplumundan. Ermeni ve Yahudi topluluklar da göç yaşadı, 1955-63 arasında Yahudilerde 10 bin, Ermenilerde 15 bin kişilik bir göç oldu. İnsanlar tabii ki hemen göç edemiyor, yavaş yavaş kendileri toparlamaları gerekiyor. Burada ilginçtir; devlet, bazı korkutmalardan sonra azınlıklar göç etmiyorsa, 1964’deki gibi daha zorda bırakarak veya daha açık “gidin!” diyecek metotlara başvuruyor. Bunu Ermenilerle ilgili konuşmuştuk, 1930’da, Anadolu’daki göçmenler, ilk önce korkutulup ürkütülmeye çalışılıyor, olmadığı zaman tren getirilip “siz İstanbul’a gidiyorsunuz!” deniyor. 64’te de olan olay o. Artık Varlık Vergisi çıkmış, 6-7 Eylül olayları olmuş ve nüfus hâlâ büyük, 64 olaylarında da yine Kıbrıs meselesi bahane edilip göçe sevk ediliyor, yine bir dış politikadaki bir olay kullanılıyor aslında.

MB: Başarılı oldu mu olmadı mı? Bence, başarılı olmadı, başarısız oldu, başarısız olmasının nedeni de bu planların başarı ile uygulanabilmiş olmasında. Burada bir tenakuz var diyeceksiniz; Türkiye devlet olarak bu azınlıklardan kısmen kurtulmak ‘başarısını’ gösterdi ama bugün Avrupa ile ilişkimizde göz önüne alınacak olursa bunun bir başarı değil esasında bir başarısızlık olduğu ve bu olayların Avrupa’daki Türkiye imajını fena halde zedelediğini ve bugün Avrupa’da Türkiye’nin AB üyesi olması konusunda bir çok ülkeyi tedirgin eden durumlar yarattığını görüyoruz. Demek oluyor ki, ülkelerini sevdiğini sanan ve ülkelerine iyilik yaptığını zanneden bu kişiler, esasında Türkiye’yi zedelemiştir, yaralamıştır ve bugün hakkı olan bir topluluğun içine girerek daha Avrupa düzeyinde bir hayat seviyesine ulaşmasını engellemişlerdir. Bence bu bir başarısızlıktır.


ÖM: Biyolojik çeşitlilik nasıl hayatın her alanda sürmesi için gerekli ise, kültürel çeşitliliğin de de toplum hayatını koruyan geliştiren bir şey olduğunu da düşünecek olursak, bence de sizin baktığınız gibi, bir hayli kuvvetli bir hayat bağının kopmasına yol açmış gibi görünüyor.

DG: Mülakatlarda sürekli bana anlatılan, duyduğum bir şeyi anlatmak istiyorum; 6-7 Eylül olaylarından sonra, Cumhuriyet’e güven duyan azınlıklar, büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlar. Devlet tarafından da bunun üzücü olaylar olduğuna ilişkin bir resmi beyan olmamasını da esefle karşılıyorlar. Belki de bu olaylardan sonra en azından, bu olayları anmakla belki biraz telafi ediyoruz diye düşünüyorum.

ÖM: Bende de o duygu var doğrusu. Bir yere yerleştikten sonra ayrılmanın ne kadar zor olduğunu anlatan bir ifade vardı, hiç aklımdan çıkmıyor.

“Aslında bu memlekete güvenen, bu memlekette yaşamayı tercih eden insanlarız, durumumuz müsait, bizim istediğimiz her an bir memlekete gidip hiçbir iş yapmadan bile yaşamak imkânımız var, akrabalarımız var, dostlarımız var, şuradan buradan. Mesela ben Ermeni kültürünü çok iyi bilen birisiyim, nereye gitsem bana bu konuda ihtiyaçları olan Ermeni grupları vardır. Fakat biz bu memlekette yaşıyoruz, bunu yeğledik, benim kardeşim New York Üniversitesi’ni bitirdi, Türkiye’ye geldi. Fakat insan bu tercihleri yaptıktan sonra böyle bir olayda hükümetinden kazık yediğini görünce, o zaman biraz... Şimdi bu oldu, en azından beklenen şu, devlet kalkıp da dese ki ‘bu bizim istediğimiz bir şey değildi, çok üzüldük, bunun için çok ızdırap çekiyoruz’ dense, bu bir azınlık onoresi tatmin eden ufak bir olaydır. Ama biz bunları da yeteri kadar görmedik. Fakat bütün bu acılar zamanla unutuluyor, giden gidiyor, büsbütün unutulmuyor ama giden kolay unutmuyor, kalan biraz daha kolay unutuyor. Çünkü giden pek çok şeyi kaybettiği için her gün o konuyla yatıp kalkıyor, fakat kalan yavaş yavaş yine eski hayatına dönüyor, eski rahatlığını buluyor, yine dost çerçevesi, kendi alışmış olduğu yerler. Bir insanın kendi sevdiği bir restorana gidip de yemek yemesi bile çok önemli bir olaydır. Bunu siz her memlekette yapamazsınız, başka bir memlekete gittikten sonra restoran mı yok, çok ama havası başka. Tabii bu bahsettiğim belirli yaşta insanlar için. Zaten bu tür olaylardan, bırakıp da gidenler o yaşın üstünde olanlar, gençler tahsil için gider, onların umurlarında değil, o başka bir konudur veya kendi istikbalini hazırlamak için gidiyor, bir genç için İstanbul’da yaşamak veya New York’taki hayata intibak etmek arasında çok büyük bir mesafe yok, onu kolaylıkla yapabilir. Fakat aşağı yukarı 40-45’ini geçmiş insanlar için bu o kadar da kolay değil. Ben Tarabya’da otururum, deniz kenarındayım, inanın bana size samimiyetle söylüyorum her gece yatmadan evvel bir pencereye giderim, denizimi seyrederim, sonra gider yatarım. Bir yere gideyim ki orada deniz olmasın, yaşayamam. Bütün bunlar iktisadi zorunluluk, hayatta başarılı olamadım, gittim başka bir konu, fakat burada çok iyi bir hayatım varken hiç de suçlu olmadığım bir konudan dolayı böyle bir muameleye maruz kalmak, ve göçe mecbur kalmak bu bambaşka bir olay. İnsan hayatı boyunca kolay kolay unutulacak bir olay değil.” [13]

(8 Eylül 2005 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

6-7 Eylül Belgeseli I. Bölüm'ü okumak için tıklayın.

6-7 Eylül Belgeseli II. Bölüm 'ü okumak için tıklayın.

6-7 Eylül Fotoğrafları


[1] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, 6/7 Eylül Hadiseleri, s. 122; CADN B Seri C 26, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 08.09.1955.
[2] AA PA 270 Türkiye 211-00/92.42, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 17.12.1955.
[3] Yassıada Mahkeme kayıtlarından
[4] Yassıada Mahkeme kayıtlarından
[5] “Bireylere ve din adamlarına yönelik yeni tehditler var. Bir adam, bir papaza: ‘Sen hâlâ burada mısın? Bir dahaki sefere seni ezeceğiz’ dedi.” : PRO FO 371/117721, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 14.11.1955.
[6] Burada özellikle söz konusu olan, antisemitist olarak tanınan yazar Cevat Rıfat Atilhan’ın “Sionizm- Müslüman Dünyasına Bir Tehdit“ kitabıdır. Bu kitap, ayaklanmaların ardından İstanbul’da ücretsiz olarak dağıtılmıştır.
[7] NARA 882.411/11-155, İstanbul Başkonsolosluğu Raporu, 25.11.1955.
[8] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, s. 470
[9] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, s. 480
[10] Yassıada, Yüksek Adalet Divanı Tutanakları, s. 481
[11] Demirer, 6 Eylül 1955. Yassıada 6/7 Eylül Davası, s. 341.
[12] Türkiye Radyo Yayın Postaları’ndan yayınlanan “Yassıada Saati” adlı programın kaydından. Rober Haddeciyan’ın kişisel arşivinden.
[13] Rober Haddeciyan ile mülakat


6 - 7 EYLÜL FOTOĞRAFLARI İÇİN
T I K L A Y I N I Z

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder